Şub
18
2008
18:27

Tesekkurler…

Ortu ile alakali yaziniz bir tanidigim vasitasi ile bana ulasti ve dikkatlice her satirini okudum. Yazinizi okuyana kadar ne dusunmem gerektigini bilmiyordum. Bir yandan yobaz insanlarin, dinimizi baska yonlare ceken insanlarin devletin tum kollarina sizmasini onlemek isterken bir yandan da sadece basi kapali diye okuma hakki elinden alinan kizlarin yerine koyuyordum kendimi. Neya inanmam ve savunmam gerektigini bilmiyordum. Artik biliyorum. Bu konuda karmakarisik fikirlerimi ve duygularimi bir duzene sokmaya yardim ettiginiz icin tesekkur etmek istedim.

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Şub
18
2008
18:31

Oh bee(salınmış kuş gibiyim)…

Bu yazınızın beni ne kadar rahatlattıgını anlatamam.gerci bir yandan da utanıyorum.Herseyi sizden bekleyerek hem size hem aklıma ihanet ediyorum.Kuran’ı Kerim’i adam gibi okusam belki ben de bunu görebilirdim.Ama sonuçta süper aydınlığa doğru tam gaz gidiyoruz.Dün gece yazınızı okurken,fırlayıp Kuran’ı aldım elime.Kayınvalidem beni merakla izledi ama sabır ve saygısından benim birşey söylememi bekledi.Sabah olduğunda aldım Kuran’ı elime, başladım kendisine hem gösterip hem uygulayıp :) hem de anlatmaya.Bilin bakalım ne oldu. Ne olacak ikna oldu..:))Zaten kendisinin çocukluğunda, babası hacı olmasına rağmen ,babasının onlara sadece göğüs bölgesini mutlaka kapatmaları gerektiğini söylediğini ama asla başörtü konusunda kelam etmediğini anlattı.hey gidi nereden nereye gelmişiz.Çok teşekkürler buRAK Bey.Demek hakikaten kelimeler yetersiz kalabiliyormuş. Bize kattığınız, aktardığınız değeri, mutluluğu,ışığı anlatacak kelimem yok. Varlığınız için Allah’a duacıyım. Allah’a emanet olun.

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Şub
18
2008
18:35

İŞTE BU…

Kitab1 3 gecede bitirdim ve bugüne kadar Allah, Kur’an ve İslam hakkındaki düşüncelerimde yalnız olmadığımı öğrenmenin yanı sıra kat kat bilgiye sahip oldum. Ayrıca kimliğinizle ilgili ya da bunun gerçek olup olmaması beni çok fazla ilgilendirmedi kitabı okurken içindeki bilgiler sizin msn konuşmasından daha çok önem taşıdı bende… Herkese tavsiye ediyorum… Sevgiler…

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Şub
18
2008
18:36

uzun süre helecanla bekledik.ve nihayet beklediğimize değen çok çok güzel bir yazı aldık.yazan tarafımızın ellerine sağlık.kafamın içinde dönüp duran beni tutarsız yapan soruları,düşünceleri düzenledi,cevapladı.bu karlarla kaplı güzel pazar sabahı sana teşekkürler tanrım.bizlerin hep yanında ol.

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Şub
18
2008
19:00

Koyu gri…

Kitabı ilk okuduğumda çok etkilendim. mesafeli yaklaşıp sorguladım. Böyle sırlar yumağını bir kişinin çözebileceğine inanamadım. Arkasında bir görüş, bir topluluk olması gerekir diyordum.Ancak buna rağmen Kitap bana çok şey kattı. Artık kutsal kitabımdan (Kuran ı Kerim) bahsedebilir olmuştum. Çünkü TDG yi okurken Kuran ayetlerini de okumaya ve radyodan ayetleri dinlemeye başladım.12 yaşındaki kızım bile bana “baba sen böyle şeylerden bahsetmezdin, devamlı Kuran dan bahsediyorsun” demişti. Arapçayı, Kuranı ve dinimizi iyi bildiğini zannedenlerle bile konuşabilir olmuştum. Şimdi kitabı ikinci kez okuyorum. Belli sırların çözülmesindeki mantık çok hoşuma gitmesine rağmen, sonradan indigo gibi sırlar beni biraz zora ve çelişkiye soktu. Şimdi daha dikkatli okuyorum. Ancak geçenlerde eşi bu kitabı okumuş olan ve bana da kitabı eşinin tavsiye ettiği bir öğretim üyesi arkadaş, kitabın arkasında falanca grubun olduğunun söylendiğini ifade etti. Ve ben şimdi çok sıkıntıda ve üzgünüm. Daha önce bir yazıda gri yanınız olarak yazan arkadaş gibi ben de beyaza çalan griden daha karanlıktaki grilere doğru gidiyor hissediyorum. Kolaylıklar gelsin…

notu Koyu gri...

Gri terimi gittikçe hoşuma gitmeye başladı. Bütün grilerimizi selamlarız bu vesileyle. Açık yada koyu gri yanımızı Zaman Tüneli’ne bekliyoruz en kısa zamanda. Bu konuların hepsi gündeme geldi. Bunları bize de söylediler. Sonra da cevaplarını aldılar oturdular yerlerine. Hepsinin sitemizde kayıtları mevcuttur efendim. Ateist kesimler bizi bilimum tarikat, cemaat ve grupların üyesi olmakla suçlamaya çalıştı. Biz o tarikatler, cemaat ve gruplardan tehditler alıyorduk o sırada. Onlara göre de Amerikan ajanıydık çünkü. He bi ara da buRAK özDEMİR diye birisi yok söylentisi hakimdi : )

Neler gördük neler. Bunların hiçbirisi sürpriz olmadı. İslam’la ilgili bir konuyla ortaya çıkarsan bunlara hazırlıklı olacaksın. Bunlar sürpriz olmaz da kitapla ilgili kafanızı bulandıran arkadaşınızın “öğretim üyesi” olması şaşırttı beni. Akademisyen falan diyince insan, bilimsel, deneysel, araştıran birilerini bekliyor. “Olduğunun söylendiğini ifade etti” gibi ifadeler, dedikoducu teyzelerden hatırladığımız bir üsluptur. Kendileri tezlerini de “filanca bana böyle dediydi” referanslarıyla mı hazırlamış acaba merak ettim şimdi: ) Sevgiyle

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Şub
19
2008
00:10

Kitap…

tek kelimeyle mükemmel

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Şub
19
2008
01:42

Yeni başlayanlara duyurular…

Artık tecrübe sahibi oldum, hemen anlıyorum gidişten. Yeni bir okuyucu dalgası geliyor… 2. dönemin yeni okuyanları. Birinci dönemde Tanrı’nın doğum günü, 20 bin hanenin kitabıydı. Yüzbinlerce fertlik bi aile olmanın zamanı geldi. Herkesin Tanrı’nın doğum günü, şimdiden kutlu olsun.

1.5 senedir hız kesmeden giden bir lokomotifiz biz. Birçok istasyon geçtik. Her istasyonda daha da büyüdük. Yeni yolcularımıza, şu önemli bilgiyi vermemiz gerekli. Bu lokomotif hiçbir istasyonda durmaz, sen kendin atlayacaksın. Acelemiz var, bekleyenimiz çok. Sen sıçra, biz uzanır tutarız seni hiç korkun olmasın. Aralarda şu anda olduğu gibi hafiften yavaşlar, hadi gel deriz. Bunun dışında sürekli hızlanır gideriz.

Kitabımızla tanışmanın coşkusu, gelen bütün postalara işlemiş. İlk günlerin o tarifsiz coşkusu, o bilindik tedirginlikle gölgeleniyor zaman zaman. “Bu çocuk kim? Bu kitabın arkasında kimler var?”

Nasıl biriyim ben? İyi biri miyim kötü biri miyim’e herkes kendi karar vermelidir. Ben kendi adıma çok-süper biri olduğuma karar verdim mesela: ) Şaka. Yeni okuduğunuz ve üzerine yeni bir hayat inşa etmeyi düşündüğünüz bu kitabın yazarı olarak ben, herşeyden önce, görüp görebileceğiniz en şeffaf biriyim. Benim bütün yaşamım bu sitenin içindedir. Tanrı’nın doğum günü, okuyucularının hakkında en çok şey bildiği kitaptır. Herşey burada herkesin gözü önünde yaşanır. Tanrı’nın doğum günü’nün bugüne kadar yayıncılığını yapmış olan yayınevimiz bile kendileriyle yollarımızı ayırdığımızı buradan öğrenmişlerdir. Gelinen noktada, parasız onca gün boyunca hayalini kurduğumuz, “ileride ileride” diye kendimizi teskin ettiğimiz kitabımızdan gelecek telif ödemelerimiz, bu şeffaflığın bedeli olsa gerek, kesilmiştir, ödenmemektedir. Olsun efendim. Özgürlüğümüzün yanında çok az bir bedeldir bu ve tüm kalbimizle helal edilmiştir.

Tanrı’nın doğum günü’yle benim nasıl tanıştığım, okuyucu ailemizin diğer fertleri nasıl tanıştı, bunların hepsi bu sitenin yaklaşık 1 yıllık geçmişinde kayıtlıdır. Soru işaretleri için, merak noktaları için Zaman Tüneli’ni şiddetle tavsiye ederiz. Lokomotifi durdurmadan, sıçramak için çok ilgi görmekte olan bir unsurdur Zaman Tüneli.

İlk günlerde okuyan yanımız, merak ettiğimiz çok şey var, yanıtlarımız nerde?” şikayetleri artık geldiğimiz noktada “çok yanıt var, okuyamıyoruz”a dönmüştür: ) Bu kitabı nasıl yazdığımla ilgili sorularınızın yanıtlarını tünelde bulabilirsiniz. Tünel uzun gelirse, içindeki binlerce giriş yorucu oluyorsa o zaman merakınızı mart ayının başına kadar askıya alınız. Mart başında Tanrı’nın doğum günü’nün tamamlayıcı kitabı DDD kitabevlerinde olacak.

gün-be-gün…

an-be-an…

DAKİKA-DAKİKA-DEVRİM…

yazan: buRAK burası: okuyanlar |
Şub
20
2008
02:40

Örtü…

ortu001 Örtü...

Örtü…

 

Örtü…

Dinin örtüsü

Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile ÖRTÜyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?

Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi 71. Ayet

Hiçbir Müslümanın, Kur’an’ın indirildiği günlerde, “hakkı bildiği halde gizleme” şansı yoktu. 600’lerde herkes için herşey yeniydi ve herkes İslam’ı hepbirden daha yeni öğreniyordu. İşte bu yüzden yukarıdaki gibi “Ey Kitap Ehli” ile başlayan ayetlerin o günlerde seslendiği kişiler Yahudiler ve Hıristiyanlar’dı.

Kur’an’ın indirildiği o günlerde,

Ey Kitap Ehli ile seslenilen Hıristiyanlık 600 yaşındaydı.

Bugünün Müslümanlığı ise tam 1400 yaşında.

1400 yıl: Kitap ehli olmak için fazlasıyla yeterli bir zaman…

21. yüzyıla geldiysen eğer ve elindeki kitap Kur’an’sa,

senin sevdiğin deyimle kıyamete kadar geçerli olacak kitapsa elinde tuttuğun;

Ehli Kitap seslenmeleri artık 2 değil 3 kitabı kapsamaya başlamıştır artık.

Artık, kibirinle, ayetleri üzerine almama alışkanlığınla fazla uzağa gidemeyeceğin günler gelip çatmıştır. Zannettiğinin aksine, elinde tuttuğun o kitabın imana çağırdığı kişi, öncelikle ve belki de yalnızca SEN olmuşsundur gerilikçi kardeş

Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 68. Ayet

De ki: “Ey Kitap Ehli,

Tevrat’ı (Kitapları saymaya başlıyoruz. Kitap: 1)

İncil’i (Kitap: 2 )

ve size Rabbinizden indirileni (Bu da ayetteki gizli kitap, KİTAP 3: Kur’an-ı Kerim)

ayakta tutmadıkça hiç bir şey üzerinde değilsiniz.”

“Ey Kitap Ehli,

Tevrat’ı, İncil’i ve size Rabbinizden indirileni ayakta tutmadıkça

hiç bir şey üzerinde değilsiniz.”

Dinci kesim;

İbadet özgürlüğü adı altında verdiği,

hatta savaş haline getirdiği bu mücadelede

ACABA HİÇBİRŞEY ÜZERİNDE OLMAMA İHTİMALİni düşündü mü?

şünseydi Allah’ın gönderdiğİslam ile,

İnsanların yarattığı Müslümanlık arasında böyle bir uçurum olmazdı.

Kur’an ilkelerini ihlal eden adamdan Allah’ın askeri olur mu?

De ki: “Ey Kitap Ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin…”

Kur’an-ı Kerim, Maide Suresi 77. Ayet

Müslümanların, Kur’an’ın Hıristiyanlara konuştuğunu zannetmesi tarihin herhalde bilinen en dramatik yanlışanlamasıdır. Güzel kardeşim senden bahsediyor, sana söylüyor, seni uyarıyor. Nasıl ki bu yazının amacı ÇİN HALKINI aydınlatmak değil, Kur’an’ın da hedef kitlesi senden başkası değil. Dinci kesimin, Kur’an-ı Kerim’i, müstağniyet perdesini kaldırarak, yeni baştan ve de ilk defa okuyormuş gibi -ki gerçek olan da bu- ele almasında fayda var. Bu yeni bakış açısıyla adım atılan kutsal kitapta onları bambaşka bir İslam bekliyor olacak. İlk günden bugüne Allah’ın Müslümanlara çağrısının, uçlarda yaşamamak, toplumla asgari müştereklerde buluşmak üzerine olduğunun farkına varmak gibi.

De ki: “Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda MÜŞTEREK BİR KELİMEYE GELİN…”

Kur’an-ı Kerim Al-i İmran Suresi 64. Ayet

Evet, dindar Müslüman kadınlar, üniversiteye gitsinler. Mümkün olduğunca çabuk ve çok. Sorgulamaya başlasınlar kendilerine yaşatılan hayatı. Neden erkek nesli değil değil de kadın nesli? Neden inancından ötürü içeri giremeyenler erkekler değil de kadınlar olmuş hep? İslam neden erkekler için de giyim-kuşam düzenlemesi getirmemiş? Yoksa İslam sadece kadınlara mı gönderilmişİslami erkek giyimi diye birşey varsa da neden dindar erkekler bu giyimi terketmiş? Yoksa Müslüman kadınlar dinsiz erkeklerle mi evliler? Erkeğin takım elbise-kravata geçişi neden “ibadet kısıtlaması” başğında ele alınmamış? Sarık-cüppe gitmiş, gidişi konu bile olmamış, nasıl oluyor da başörtüsü gitmemiş, gittirilmemiş bir türlü? Sarıklar bu kadar bolken, baştaki örtüler neden bu kadar dar? “İnancım mı eğitimim mi?” çatışmasında erkekler eğitim diyebiliyorken, neden kadınlar inanç demek zorunda kalmış hep? Neden sadece kadınlar? Kur’an iffeti çift cinsiyetli bi kavram olarak kullanmamış mı? Öyleyse neden iffet sadece Müslüman kadının konusu olmuşİslam’ın görmek istediği erkek tipi, namussuz erkek mi? Neden namus sadece kadının, yegane kavgası haline gelmiş? Neden? Neden? Neden?

Kadını değil, İslam’ı örten bu örtüyü kaldırmanı zamanı geldi.

Hemen söyleyelim. İşimiz hiç de uzun sürmeyecek.

Dikkatle okuyoruz;

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.

Kur’an-ı Kerim Nur Suresi 31. Ayet

Gördün mü bak ayet başörtüsünden bahsediyor diyenler fazla sevinmesin. Kur’an, düz mantık sevmez. Kur’an kafa çalıştıranların kitabıdır. O cümleye tekrar bakalım hemen, şimdi:

Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.

Farza konu olan davranışlar, fiillerden türerler. Peki, yukarıdaki ayetin fiili nedir? Başını örtmek midir? Yoksa örtüyü yakanın üzerine salmak yani göğüs bölgesinin örtülmesi midir? Bu ayet, kadınların başına örtü geçirmez. Kadınların başında zaten varolan örtüyle ilgili bir yönlendirmede bulunur. O örtünün, göğüs bölgesine doğru aşağı salınmasını söyler. Bu ayet başörtmez. Bu ayet, sadece boyun altı bölgeyi örter. Çünkü, ayetin fiili örtünmek değildir. “Fiil” konusuna bir örnek verelim hemen, konu daha net anlaşılsın. Cuma Suresi’nin 10. ayeti; “Namaz bitince yeryüzüne yayılın;” demektedir. Bu ayetin fiili nedir?

Eğer önceki ayetin fiili; “başınızı örtün” ise, o zaman bu ayetin fiili de “Namazınızı bitirin!”dir. Kur’an “Hadi bitirin namazınızı” der mi? Demez. O ayetin başınızı örtün demediği gibi. Ayet, kadının başında zaten varolan bir örtüye yeni bir fonksiyon yüklemektedir. Nedir peki o örtü? Yada kimlerde bulunur? Ve en önemlisi sadece kadınlara özgü bir örtü müdür?

Suudi Arabistan’ın kralının da başında bir örtü vardır. Şanlıurfamızdaki herhangi bir köylü erkek vatandaşımızın başında da örtü vardır. Sıcak bölgelerde örtünün kullanım kökeni TERMOS ETKİSİ’dir. Bu, erkekte de varolan bir örtüdür. Sıcak yörelerde insanlar, kadın-erkek, dışarıda başını örtmeden yaşayamaz. TERMOS ETKİSİ… Ayetteki örtü, işte o örtüdür. Ve o örtüyü Kur’an örtmemiştir. Yerel koşulların örtüsünün, evrensel bir örtü haline getirilmesi, tümüyle İslam’ın kendisinin dışında gelişmiş bir konudur.

Bir dolu hısım-akrabadan bahsetmek suretiyle şaşırtmacalarla içeren bu ayetin kritik bölümlerini tek tek alalım önümüze.

Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, İffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar.

Süslerini….. göstermesinler.

Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar.

Başörtüsüne temel dayanak olarak gösterilen bu ayetin saçla yada başla en ufak bir ilgisi yoktur. Bu ayet, baştan sona kadınsal süslerle ilgilidir. Nedir bu süsler? Süs kavramı, günlük hayatta kullanımı olmayan, Kur’an’la birlikte tanıdığımız, insan anatomisine getirilmiş yeni ve farklı bir tanımlamadır. Bu kavramı kim getirdiyse, detaylarını ve açılımlarını da bize o verir. Kaynak Kur’an’dır. Ayette, uzun-uzadıya yer verilmiş hısım-akraba listesinin arasında, “kadınsal süs” kavramıyla ilgili ihtiyacımız olan bütün detaylara aslında yer verilmiştir. Hemen bakalım.

Birincisi kadınsal süsler ikiye ayrılır. Ayetin söylediğine göre.

1- Kendiliğinden görünen kadınsal süsler.

2- Görünüp görünmemesi kadının davranışlara bağlı olan kadınsal süsler.

1 kere şunda hemfikir olalım önce. Günlük hayatın akışı içinde, kadınların bazı süs unsurları görünecek. Süslerini,kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. bu ifade, senin tutmadan önce abdest aldığın kutsal kitabına ait. Bana değil.

Peki, bu süsler hangileri olacak? Hangi süsler sakınılacak, hangileri sakınılmayacak? Meselenin düğüm noktası da işte burası.

Ne diyelim buna? Bence en doğru karşılığı: Kur’an mucizesi. İslam aleminin kutsal kitabı olan mucize kitap Kur’an-ı Kerim, düğüm halini almış olan bu konuda, gözümüzün önünde uygulamalı bir deney yapmakta.

Evet yanlış duymadınız.

BU AYET DENEYSEL BİR AYETTİR.

Kur’an’da görsel şekil yoktur. Bunun yerine, insan zihninin imgeleme yeteneğini harekete geçirici cümleler kullanılır. Kur’an, getirdiği “kadınsal süs” kavramının sınırlarını çizmek için de uygulamalı bir egzersiz vermektedir bize;

Gizledikleri süslerin bilinmesi için

AYAKLARINI YERE VURMASINLAR.

Kur’an ayetlerinin kriptografik yapısına bundan güzel örnek az bulunur. Ayaklar yere vurulduğunda ortaya çıkan süs, aslında kadının gizlediği değil ayetin gizlediği süs tanımıdır. Ayet, “Görünüp görünmemesi davranışlara bağlı olan kadınsal süsler”in nasıl tespit edileceğinin tarifini vermektedir.

İSLAM DİNİ’NDE BAŞÖRTÜSÜNÜN YERİNİN OLUP OLMADIĞINI MERAK EDEN HERKES AYAĞA KALKMAYA DAVET EDİLİYOR ŞU ANDA. BİR DENEY YAPACAĞIZ HEP BİRLİKTE. GİZLENMESİ GEREKEN SÜSLERİ ÖĞRENMEK İSTEYEN HERKES AYAKLARINI YERE VURSUN.

KADIN-ERKEK FARKETMEZ. DİLEYEN HERKES VURABİLİR.

AYAK AYAKTIR, SAÇ DA SAÇ. BU DENEYİN KADINLARDA AYRI ERKEKLERDE AYRI SONUCU YOKTUR. FİZİK KANUNLARINDA HAREMLİK-SELAMLIK BİR UYGULAMA YOKTUR ÇÜNKÜ.

AYAKLARINIZI YERE VURDUĞUNUZDA, SALINIM HAREKETİYAPARAK KENDİNİ BELLİ EDEN İNSAN UZUVLARI HANGİLERİTESPİT EDEBİLDİNİZ Mİ?

Belki de asıl soru;

İÇİNİZDE AYAĞINI YERE VURARAK

“SAÇLARINI”

HAREKET ETTİREBİLENİNİZ OLDU MU?

Oturduğu yerde kadınlara yedi kat örtünme fetvası verenler. Size hemen oturmak yok, siz daha uğraşacaksınız. Madem o fetvayı verdiniz o halde, saçlarınızı hareket ettirebilene kadar ayaklarınızı yere vuracaksınız. Başaramıyorsanız bir türlü, usulca yerine oturacak tevbe edeceksiniz. Aşağıdaki Kur’an ruhunu ihlal ettiğiniz için;

Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuşolursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.

Kur’an-ı Kerim Nahl Suresi 116

İSLAM’LA YAKINDAN UZAKTAN İLGİSİ OLAN

HERKES ŞİLKEYİ NOT ETSİN BİR YERE.

DİNİ “FAZLA” UYGULAMAK

DİNİ EKSİK UYGULAMAKTIR.

İslam sistematiği, Müslümanları extra uygulamalardan men etmiştir. Fazla ibadet göz çıkarmaz cinsinden davranışlarla İslam dinine “katkı” yapmak yasaktır. Dinini değiştirirsin, bunu herkese ilan edersin, ondan sonra dilediğini yapabilirsin.

***

Bir çift söz de, sözde İslam ulemasına;

İnsan kalbinin, topuklarda olduğunu zannettiği ortaya çıkan bir doktorun akibeti ne olur?

O saniye doktorluk belgesi iptal edilir.

İşte, İslam’ın kördüğümü olmuş bu ayeti,

ayağını vurmadan okuyan ve okutan tüm bilirkişilerin

ilahiyat diplomaları iptal edilmiştir.

***

Örtünün dinsel boyutu konusunda daha fazla bilgi isteyenler Tanrı’nın doğum günü’ne başvursun, bizim konunun diğer boyutlarına geçmemiz gerekiyor.

Dinin örtüsü hakkında son söz:

Geleneğin örtüsü diyin, yöremizin örtüsü diyin hatta keyfimizin örtüsü diyin.

Ne derseniz diyin.

O ÖRTÜYE ASLA İSLAM’IN ÖRTÜSÜ DEMEYİN.

Ey Kitap Ehli, neden hakkı batıl ile örtüyor ve bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?

Kur’an-ı Kerim, Al-i İmran Suresi 71. Ayet

Milletin örtüsü

Özgür iradeyi sınırlayan, insan eliyle yoğurulmuş bütün yasakların karşısındayız. Yukarıda ortaya döktüğümüz gerçek, kadınların dinen örtüye büründürülmesinin yanlış olduğuydu. Bu noktada bizi bir başka gerçek daha bekliyor. O da, her insanın yanılma özgürlüğüne sahip olduğudur. Başörtüsü dini bir zorunluluk olmayabilir, bu yaklaşımı İslam’a monte etmek, tümüyleİslam’a karşıt bir hareket olabilir. Fakat her konuda olduğu gibi, İslam konusunda da insanların yanılma hak ve özgürlüğü vardır. Bu yanlış İslam’a karşı bir yanlıştır ve bunun (varsa) bedeli de İslam birimi üzerinden olacaktır. Sen karşındakini yanlıştan döndürmek için, elinden gelen tüm aydınlanma çabasını gösterebilirsin. Ancak, karşı tarafın seni dinleyip dinlememesi de tümüyle onun özgür iradesidir. Yanılma hakkını, doğruyu bulma hakkıyla değiştirmeye karar verirse, o örtü ancak o zaman kalkar. Sen onu buna zorlayamazsın. Mecbur bırakamazsın. Onu ikincil vatandaş ilan edemezsin. Değişmezlere gelmeden, bu anayasanın a harfidir. Eşitlik ilkesidir.

Toplumca kabul edilen ahlaki alt ve üst sınırı aşmayan hiçbir kıyafet, karşı tarafa zarar veremez. Bir insanın başını örtüp örtmemesi kişisel özgürlüğünün sınırları içinde olan bir konudur. Siyasi atmosferin ne olduğu, onu bağlamaz. Devlet, vatandaşına gardrop dayatamaz, şunları şunları at,şunları şunları giy diyemez. Dedirtmeye uğraşanların “devlet”in ne demek olduğuyla ilgili bilgi eksiklerini derhal gidermesi gerekir. Devlet, tepede herkesi gölgeleyenşemsiyedir. Egemen güçlerin kontrolünde bir kalkan değildir.

Televizyonda insanlar gördüm. “Türban siyasi bir simgedir” önermesini desteklemek amcıyla peşinden “delil” olarak “Almanya’da da gamalı haçla üniversiteye giremezsin.” sözleri sarfetmekte olduklarını gözlerimle gördüm. Bir kıraathanede duysaydım anlardım, bu insanların muteber ünvanlı insanlar olmasını gerçekten anlayamadım. Çok fazlasına gerek yok. Birazcık akıl, birazcık mantık ve birazcık sağduyu yeter. Gamalı Haç gibi münasebetsiz bir örneğin, İslam tartışmasında geçerli delil olabilmesi için, Almanya’nın %99’unun Neo-Nazi olması gerekir. Bilgilerine sunulur.

Bambaşka bir noktadayız. Başörtüsü konusunun, toplumsal boyutu burası. Burası doğruların değil gerçeklerin dünyası. Doğruların gerçek olmasını dileriz tüm kalbimizle. Bu yolda elimizden gelen-gelmeyen herşeyi yaparız. Fakat o gün gelinceye kadar da “gerçekçi” olmaktan vazgeçmeyiz.

Fanatik Kemalistlerin dışında kalan, makul ve ezici Atatürkçü çoğunluğun içinde, başörtülü kardeşlerimizin üniversiteye girememesinden ötürü mutlu olan tek bir insanımıza rastlamadım ben bugüne kadar. Hangi nedenle olursa olsun, bazı yurttaşlarımıza üniversite yolunun kategorik olarak kapalı olmasının, hepimizin içini acıtan bir konu olduğu gerçek. “Keşke girse” ama “Girerse bu işin ucu şuralara varır” hesaplaşmaları var kafalarımızın içinde.

Başörtüsünün kendisi dinsel boyutta yanlıştır.

Yasağı ise sosyal boyutta yanlıştır.

Birileri örtünmeyi zorunlu tuttu, birileri de yasak kıldı.

Neresinden tutarsan tut-elinde kalan bu iki zihniyet,

bu ülkeye çok zarar verdi.

“Türban siyasi simgedir”, “Başörtüsü dışarı” diye yürüyüşler düzenleyen rektörlerimizin yürüyüş esnasında üzerlerinde bir başka simgesel kıyafet olan üniversite cüppesi olmasını, büyük bir talihsizlik ve anlık bir basiret bağlanması olarak görüyorum. Simgelere, simgelerle karşılık verilir mi? Sen benim sembolüm, senin sembolün diye diye bu işi karşılıklı maç haline dönüştürürsen, adam da gelir golünü atar elbet. Bu maçta sağduyu, hakemin bitişdüdüğüdür. Çatışmanın sona erdirilmesidir.

Baş örten gelenekten gelen genç kızlar bu iki grubun yarattığı çatışmanın ortasında açtılar gözlerini dünyaya.

Elimizde bir rakam yok. Fakat olmasını da çok isterdim.

Kimbilir kaç kız kardeşimiz,

kendine yeni bir kader çizmek,

o sert muhafazakâr kabuğu kırmak isteyen,

idealleri, hayalleri olan

öncesinde bir üniversitenin, sonrasında da bir kariyerin hayalini kuran

KAÇ KIZ KARDEŞİMİZ

KENDİSİNE ÜNİVERSİTE YOLU KAPANDIKTAN SONRA ZORLA EVLENDİRİLDİ?

Yıllara vurunca, yüzbinlerce olduklarını tahmin ediyorum.

Bizim az gelişmiş, sözde İslami geleneklerimiz;

Kız çocuklarına yetişkin bir yaşa geldikten sonra iki ihtimalden fazlasını sunmaz:

1- Ya evleneceksin.

2- Ya da evde kalmış olarak yaftalanacaksın.

Üçüncü bir kapısı yoktur, güneşin girmediği o kahverengi evlerin.

Sadece bir tanecik ruhsal YANGIN çıkış kapısı vardır.

O da üniversite hayalidir…

Duvarında bir pencere olsun mutlaka,

güneşe bakan.

Kıramıyorsan duvarı,

O zaman da cıvıl cıvıl bir pencere çiz kendine.

Tuğlaya gücün yetmiyorsa, sıvadan başla işe.

Odanın karartılmasına sakın ve de asla izin verme.

Sahici yada hayal farketmez.

Gökyüzü gökyüzüdür…

Kazanmaktan, kaybetmekten öte,

Üniversiteli olabilme olasılığıdır,

milyonlarca gencimizi ayakta tutan.

Herşeyden önce, üniversiteli olabilmenin fikri güzeldir.

Aslına bakarsanız, üniversiteli olamamak, kazanamamak bile birşeydir.

İçinde üniversite geçen bir cümledir herşeyden önce.

Kapısına kadar gelmişsindir, geri dönmüşsündür.

Olabilme olasılığın olmuştur en kötüsünden.

Fakat biz, hem de devlet baba eliyle,

işte o İHTİMALİ aldık o kardeşlerimizin elinden.

SENİN ÜNİVERSİTELİ OLMAN SÖZ KONUSU BİLE OLAMAZ dedik.

“Boşuna girme sınava. Kazansan bile giremezsin içeri…”

Çok ilginç bir ülkedir bizimkisi. Gerçekten, evet gerçekten bir başkadır benim memleketim. Benim memleketimde ilk ve orta öğretim dönemi için herkes seferber olur, “Haydi kızlar okula” diye bağırılır bas bas. Tutucu aileden gelen aynı kız, üniversite çağına gelince de bu sefer “Haydi kızlar eve” denilir. Kıza tam bir eğitim veremediğin gibi, üstüne üstlük bir de kafasını karıştırsın. Devlete isyanla doldurup hayata salarsın ve ondan devletine bağlık yurttaşlar yetiştirmesini beklersin. Dışdünyayla arasına uçurum yerleştirirsin, sonra da dünyadan kopuk olmakla suçlarsın.

Doktorları düşünün. Yürüyüş düzenlediklerini hayal edin. “Hastanemizde kanser hastası istemiyoruz” diye sloganlar attıklarını gözünüzün önüne getirin. Öğrencilerinden korkan bir üniversite… Bu ne özgüvensiz bir üniversitedir? Madem örtünmek karanlık, neden güvenmiyorsun içeride çocuklara verdiğin ışığa? Muhafazakâr korksun senden, “zihnime kimbilir hangi batılı zehirleri zerkedecek” desin. Sen ne korkuyorsun? Kanser hastasından korkan, onkoloji servisi olur mu? İnsanlar hasta olmasın diye yürüyüş düzenleyen adamdan hekim olur mu? Üniversitenin görevi insanları aydınlatmaktır. İçeride verdiğin eğitime güven. Yada güvenebileceğin eğitimler verir hale gel. Bence artık seç birini…

Altını önemle çizerim:

Örtünen kızların üniversiteye alınmaması, siyasi değil sosyal bir sorundur.

Meseleyi siyasetçilerin sahiplenmesi, özü değiştirmez.

Bu sınırlama, sosyal bir vaka olmuş durumdadır.

Canım çıkarsın o da örtüsünü…

Dünyaya onların gözünden bakmayı başaramazsan,

bu meseleyi asla anlayamazsın.

Belki de bu meseleyi sen tam olarak anlayamadığın için,

örtünenlerin sayısı hızla artıyordur. Kimbilir…

Canım çıkarsın o da örtüsünü…

Çıkarsın mı gerçekten?

17-18 yaşındaki kız çocuklarından bahsediyoruz…

Çocukluğundan beri işlenmiş ona.

Başını örtmezsen Allah baba seni cehenneme sokar demişler.

Baban da kafanı gözünü patlatır ayrıca.

İyisi mi sen bu örtüyü kafandan hiç çıkarma…

Onlar böyle demişler seneler boyunca.

Ve bir anda sen çıkagelmişsin…

Çıkar onu üstünden canikom… diyorsun.

Onun o örtüyü çıkarması ne demek sen biliyor musun?

İslam’da bir devrim yapacak.

“Yanlış biliyorsunuz. Kadının örtünmesi şart değil diyecek.”

Ve o daha 18 yaşında.

Aile içinde bir devrim yapacak.

Otoriteyi babadan alacak. Anadan da alacak. Abiden de alacak.

şlanma, şiddet görme hatta evden atılma pahasına alacak inisiyatifi.

18 yaşında yapacak bunu.

Oturduğu semtte, kadınların %99′unun başını örttüğü o semtte;

Ey insanlık! Kendimi gerçekleştireceğim ben,

ne dediğiniz umurumda değil diyecek.

“Mahalle baskısı”nı karşısına alacak.

Ve gene 18 yaşındayken olacak bütün bunlar…

Modern hayatın içinde büyüttüğün kendi çocuğun,

18′ine geldiğinde halâ çocuk olacak, ÖSS’ye bile kendin getireceksin,

Hiçbir yük vermeyeceksin sırtına, “o daha çocuk” diyeceksin.

Fakat iş muhafazakâr mahallenin çocuklarına gelince,

her birinden “Che Guevera” destanları bekleyeceksin.

Bir adaletsizlik gördüm sanki…

Muhafazakâr mahallelerde;

Kız çocuk doğar, büyür ve neler olduğunu anlamadan 18′ine geliverir.

Ne ara büyüdüğünün bile farkında değildir.

Geleneğin ona çizdiği yol lisede biter.

Şanslıysa o da.

Yüksek öğrenim görmek?

Mezun olup kariyer yapmak?

Bunlar onun için hiçliktir.

Yoktur böyle bir ihtimal.

Evlenir. Evlendirilir.

Zaten de başka ne yapabilir ki?

Neler olduğunu anlamadan çoluğa çocuğa karışştır.

Aslında bu kadar erken yaşta evlenmek zorunda değildim.

Başka bir yol çizebilirdim kendime’nin muhasebesini

en iyi ihtimalle 40′larında yapar.

Muhafazakâr düzene meydan okumasını beklediğin o küçücük kız çocuğu,

değil senin ondan beklediğin şeyleri yapmayı,

senin ondan ne beklediğinden bile haberdar değildir.

Nasıl olsun ki?

O DAHA ÇOCUKTUR.

Hadi yemeğe denilmiştir, sofraya oturmuştur.

Hadi yatağa denilmiştir, gece uykusuna bürünmüştür.

Ve şimdi de hadi evlen denilmektedir.

Sofraya nasıl oturduysa ana kuzusu, öyle de evlenivermiştir.

Bu, bir anlık birşeydir.

Liseyi bitirdin. Üniversiteye almıyolar mı? Bitti.

Yani öyle memleketin bir köşesinde,

28 Şubat 1997′den beri bekleşen kızlar falan olduğunu zannediyorsanız yanıldınız. Burada yada dışarıda eğitime devam eden minik bir azınlık hariç;

O kızların hemen hepsi evlendirildiler.

Ya da vasıfsız işlere sokuldular.

Sen ondan devrim bekliyordun,

o ise şu anda üçüncü çocuğuna hamile…

Sen ona üniversitenin hayalini, bir ihtimal olarak bile vermedin.

Hadi gel kabul et.

Kızların başında gördüğün o örtü,

gördüğün her yerde zihninin içinde,

senin içindeki seni örtmeye başladı.

Kadın-erkek dinlemeyen kara bir çarşaftı bu…

O örtü, önce İslam fobini ve sonrasında Tanrı’yla olan kavganı tetikledi.

Hayatında hiç yapmadığın empatiyi, örtülülerle kurdun.

Nefes alamıyordun.

Bu yüzden de onları görmemek iyi geliyordu sana.

Bu korkunu yatıştırmak adına kimleri mağdur ettiğini düşünmeye dermanın yoktu.

Törenin acımasız yönü bizde, hep cinayetlerle özdeşleşmiştir.

Aydınlar töre cinayetlerine tepki verirler. Sahi…

Bu zalım töre kaç cinayet işlemiştir?

3? 5? 10? 100? 1000?

Ben, yüzbinlerce genç kızımızı ölmeden mezara koyan,

diri diri gömen çok daha tehlikeli bir töre biliyorum.

OKUMASIN ÇOCUK BAKSIN TÖRESİ

Şubatın son günleriydi

Üniformalılar sakallılara çok kızdı.

Babalarına kızdılar, kızlarına kestiler cezayı.

Mustafa Kemal, kadınlara SEÇME ve SEÇİLME hakkını ta 1934’te vermişti.

Hem de onunla aynı üniformayı giyenler, kadınların çok önemli bir başka hakkını aldılar ellerinden. Kadının eğitim hakkını, kısmîleştirdiler. Bazı kadınlar üniversiteye girebilir bazıları giremez dediler. Bi tane feministin gıkı çıkmadı. Çünkü, hepsi İslam korkusu içindeydi. Tir tir titreme halindeydi. O zaman şunu sorarım ben:

Tir tir titreyen adamdan topluma fikir önderi olur mu?

Serbest bırakırsak şeriat gelir

Bizim üniversitelerimiz batı temelli eğitim verir, dikkatinizi çekerim.

Orta-doğu temelli değil.Üniversitede dersini çalışan, başı bağlı kızlar üzerinden gelmez şeriat. Geleceği varsa;

“Medreseli” erkekler üzerinden gelir.

Şeriat öğretisi, evrensel kentin kelime karşılığında; erir gider bilakis.

Kendimden örnek vereyim herkese. Benim de başörtüsü sorunum.

Bir yazarım ben ve gerçek İslam özünü, o insanlara anlatabilmek istiyorum.

Ve ben başı bağlı o kızlara ulaşmak istiyorum.

Ben onları İslamî değil, bilakis bir an önce İslam’la tanıştırılması gereken bir kesim olarak görüyorum.

Bana söyler misiniz ben o kızlara nasıl ulaşacağım?

Biz o kızlara nasıl ulaşacağız?

Bizim kitabı evde okuyamaz. Darp bile görebilir.

Hadi bir yol bulalım.

İçinden geldiği “İslam” geleneğini sorgulamasını nasıl sağlayacağız?

Onu evkızı olmaya mahkum ederek mi?

Yoksa evrensel kentin kapılarını ona açarak mı?

Evden çıksın, gelsin.

Batı felsefesi okusun.

İktisat teorisini bir öğrensin.

İletişim bilimiyle tanışsın.

Bunları bilsin ki, kendi ruhsal sorgulamalarını daha yüksek bir perdeden gerçekleştirebilsin.

Bilmeyenlere bilgi yok. Böyle bir üniversite sloganı olabilir mi?

Başörtüsü yasağının kalkmasını herşey bir kenara, bu yüzden sevinçle karşılıyorum ben. Sosyal yönden.

Artık herkesin, hangi tip aileden geldiğine bakılmaksızın;

ÜNİVERSİTEYE GİRME OLASILIĞI OLACAK.

Duvarlara pencere resmi çizebilecek artık dileyen herkes.

Pencereyi gerçekten açmaya gücü yeter yada yetmez, o bilinmez.

Kahverengi evlerin hepsine güneş FİKRİ girecek herşeyden önce.

Sevinçliyim bu yüzden.

Peki, çağdaş bir görüntü müdür bu? Bence hiç değildir. Ancak, insanları kıyafetlerine göre sevmek de hiç çağdaş değildir.

Altını önemle çizerim.

Kadını bir çeşit teşhir malzemesi, salt bir fizik varlığı olarak gören, kişilik değil dişilik temelinde kadına bakan anlayışda yanlıştır, kadını sarıp sarmalayan anlayış da. Amerikan filmlerinde görürüz hep. Yetenekli erkekler saha içinde maç yaparlar. Kızlar ise saha kenarında, mini etekleriyle onlara tezahürat yapma halindedir. Batılı olsa da, işte bu da kadını “saha kenarına” iten bir modeldir. İçinde olduğumuz yüzyılda kadının yeri artık sahanın ortasıdır. Öz itibariyle modern kadınla muhafazakâr kadının hedefleri de, hayalleri de, kısıtları da, engelleri de ortaktır. Her ikisi de kendi gerçekleri içinde kendini, çevresine kişiliğiyle, fikriyle ve zekâsıyla kabul ettirme arzusu içindedir.

Size çok şaşırtıcı gelebilir belki, fakat asla şüpheniz olmasın. Kadını soyan zihniyetle, kadını sarmalayan zihniyet siyam ikizidir. İkisinin buluştuğu ortak nokta “içeride” çok büyük bir değerin olduğudur. İçerideki değer için: Biri “O kadar büyük ki açalım herkes görsün” demektedir. Diğeri “o kadar büyük ki açmayalım kimseler görmesin”düşüncesindedir. Bu kadar minik bir nüanstır aradaki.

Başörtülü kızlar konusu, kadınlığın evrensel sorunlarının yerel bir kesitidir.

Mutfak robotu da değildir kadın. Kozmetik malzemesi de. Türban, aynı zamanda bunun da tartışmasıdır.

Modern kesimimizin örtülü görüntülerden morali fazlasıyla bozuluyor. Şahsen ben çağdaş bulmadığım o görüntüye bakarak moralimi asla bozmam. Yolumdan da dönmem, umutsuzluğa da kapılmam.

Mustafa Kemal’i hatırlarım.

O, Türkiye hayalini, kadınların %90’ının örtülü, hem de kara çarşaflarla bezeli olduğu bir ülkeye bakarak kurmuştu. Devrimlerini o insanlara bakarak planlamış ve hayata geçirmişti. Türkiye Cumhuriyeti Paris’in elit cafelerinde tasarlanmış bir devlet değildir. Her çeşitten insana evsahipliği yapan Anadolu’da şekillenmiştir Cumhuriyet düşüncesi.İnsanlarının hepsini sevmişti o. Meseleyi bir bilinç eksikliği olarak görmüş, bu nedenle eğitim ve öğretim hamlesi başlatmış, kendini de başöğretmen olarak konumlamıştı. Türklerin Ata’sı, ayrıştıran değil birleştirmenin yolunu bulan biriydi hep.

19 Mayıs felsefesinde, kendi insanlarından tiksinmeye asla yer yoktur.

“Ne mutlu Türküm diyene” sözünü bir de bu açıdan, örtüsüz düşününüz.

İstiklal marşını okurken onun da gözleri dolar.

Tarih dersini o da senin gibi sever.

Ülkeye zarar verenlere o da senin gibi kızar.

19 Mayıs ruhu, bölünmek değil, birleşmektir.

Türkiye Cumhuriyeti, eğitim ve öğretim mucizesidir.

Öğretilmesi durumunda bir toplumun nerelerden nerelere gelebileceğinin bir ispatıdır. Herşeyiyle doğulu bir toplum, pekâla batılı muasır bir medeniyet olabilir, bunun gösterimidir. Eğitilmek ve öğretilmek şartıyla.

İnsanlarını eksik buluyorsan, yanlışlarını görüyorsan,

çözüm yolu, ona yolunun yanlış olduğunu anlatabilmenin bir yolunu bulmaktır.

Dünyanın örtüsü

Yanlışa düşğümüz noktalardan biri de “21. yüzyıla geldik halâ türban tartışıyoruz.” sloganımızdır. İslam’ın kendisi bugünün çağdaş dünyasının bir numaralı ve de değişmez tartışmasıdır. Türkiye’nin iç mesele zannettiğşeyler gerçekte birer dünya meselesidir. İşte bu yüzden;

“Elbette ki tartışacağız”

Herkes bilsin ki Türkiye’nin örtü konusunu, şu anda olduğunun tam tersi şekilde, barış ve kardeşlikle çözümlemesi, dünya ve insanlık adına bir gelişme olacaktır. Türkiye’nin türban sorununun barış ve kardeşlik duygularıyla çözüme kavuşturulması, Amerika’nın Irak’la olan sorunun çözülmesidir. İsrail’in Filistin’le olan sorununun sona ermesi demektir bu. Başörtüsü dediğin sorun aslen, İslam geleneği ile modern dünya gerçeklerinin çatışmasıdır. Bu nedenle bu konu, önemli bir konudur. Bu konu aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa toplumuna katılımının konusudur. Modern Türklerin, muhafazakâr Türkleri görmeye “tahammül edebildiği” gün, Parisliler de İstanbulluları kendi ülkesinde, AB vatandaşı olarak görmeye tahammül edebilecektir. Türban, Almanya’da ateşe verilen ve 10 Türkün hayatına mâl olan yangının da fitilidir. Türban Türkiye’nin de değil dünyanın en kritik konusudur.

Medeniyetler savaşı projesinin çürütüleceği, yerine barışın yeşertileceği topraklar bu topraklardır. Ve bu toprakların bu konuları tartışmaktan daha önemli bir işi yoktur. Onca saçma tartışmanın içinde bu konu, tek ve en doğru konudur.

Devletin örtüsü

Ne mutlu Türküm diyene;

Her Türk, eşit derecede Türk’tür

demektir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mottosu, zannedildiği gibi, Türklüğü pohpohlamak için söylenmiş bir söz değildir.İmparatorluk geleneğinden gelen ve bu geleneği üzerinde sonsuz kadar taşımak durumunda olan, her tarzdan insanın biraraya geldiği o mozaikli o yapıyı birarada tutacak bir zamk olmak üzere söylenmiştir. Ne mutlu Türküm diyene.

Türkiye Cumhuriyeti aslen bir Osmanlı mirasçısıdır. Bizans geleneği-modern Yunanistan devleti gibi değildir Osmanlı devleti-Türkiye Cumhuriyeti ilişkisi. Batı’da olsun doğuda olsun, Türkiye Cumhuriyeti algısı asla Osmanlı tarihinden bağımsız değildir. Dünya, her zaman Türkiye’yi Osmanlı’nın modern bir formu olarak göregelmiştir. Yunanistan’ın yanındaki ülke değildir Türkiye. İran’ın yukarısındaki herhangi bir devlet de değildir. Türkiye çok farklı bir sahnedir. Farklı milletlerin tek devlet çatısı altındaki birlikteliğidir. İmparatorluk gene zannedildiği gibi bir yüzölçümü konusu değildir. Büyük devlet olmakla eşdeğer de değildir.

Üzerinde durmamız gereken İmparatorluk kelimesinin sözlük anlamı:

Kendi topraklarında oturan çeşitli milletleri egemenliği altında toplayan devlet biçimi

Türkiye mozaiği Türklere Osmanlı’dan mirastır.

Türkiye, küçük bir imparatorluktur.

VE BU NEDENLE DEVLET PARADİGMASIYLA DEĞİL

İMPARATORLUK BİLİNCİYLE YÖNETİLMESİ GEREKİR.

Hem doğunun hem batının gözünün kulağının üzerinde olduğu bu ülkenin, artık kendine sıradan bir devlet gibi bakmaktan vazgeçip dünya için ifade ettiği değerin farkına varması gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin önem ve değerinin idrakında olmayan tek dünya toplumu Türk toplumudur. “Burası Türkiye!” ile “Orası Türkiye!” arasında bir uçurum vardır. “Burası Türkiye!” diyerek vatanını aşağılayan zihniyetin psikolojik altyapısı ezikliktir. “Orası Türkiye!” olumsuzluğunun altındaki psikolojik motif ise korkudur. Bu muhteşem bir çelişkidir.

Türkiye, bir Belçika yada bir Danimarka değildir. Türkiye’nin sorunları çok sofistike sorunlardır. Farklı milletleri çatısı altında KARDEŞÇE biraraya toplamak. Bu Osmanlı mirasıdır. Türkiye, Osmanlı konusunda reddi mirastan vazgeçip, bu bilinci elde ederse, imparatorluk perspektifine sahip olursa kangren halini almış, çözülmez denilen tüm sorunlar bir anda çözüme kavuşacaktır. Türkiye meselelerine Belçika meseleleri yada Danimarka sorunları gibi sıradan ve tekil bir devletmişcesine bakılamaz. Bu paradigmaya geçildiği gün, Kürt-Türk çatışması isteyen, güneydoğu milliyetçileri, aynı kefeye koyabilecekleri bir Türk kavramı bulamayacaktır en basitinden.

Kürt vatandaşlarından çekin, Alevi vatandaşlarına uzak dur, başörtülü vatandaşlarına sırtını dön. Bu, “Türkler olmasa Türkiye bir cennettir”e doğru bir gidiştir. Hayırsız bir gidiş. Düşünmek gerekir. Vatandaşıyla barışık olmayan bir devlet nereye kadar gidebilir?

***

Çok kısaca girip, hemencecik çıkacağımız, fazla kalamayacağımız bir nokta da şudur: Bir devletin, güneydoğu sorunsalını ve laik-dinci çatışmasını aynı anda yaşaması asla tesadüf olamaz. Felsefe düzleminde bu iki sorunsalın kökeni ortaktır. Güzel haber şu ki: Laik-dinci barışı, beraberinde güneydoğu kardeşliğini de getirir. Başka bir vakitte ele almak üzere bu konudan çıkıyoruz.

***

Osmanlı’ya hasta adam demişlerdi. Dünyanın savaşçı, çatışmacı yüzünün onun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’ne giydirdiği imaj ise “sokak çocuğu”. Ne batıya ne doğuya ait, ortada kalmış, kimsesiz bir çocuk…

TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ PENCERESİNDE İSE

TÜRKİYE, BİR OSMANLI PRENSİDİR.

Batının muassır değerlerine bağlı, eğitimli, laik diğer yanda ise geçmişiyle, coğrafyasıyla onur duyan, köklerine bağlı bir prens.

Türkiye’nin Osmanlı vizyonu yüklenmesinin din devleti olmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Şundan kimseninşüphesi olmasın. Bütün fikirleri değişse, dünyaya yeniden gelse, Türkiye’nin laik yapısını değiştirmeye Atatürk’ün bile gücü yetmeyecektir.

Siyasetin örtüsü

Anayasalar insanlar içindir. Kemalistlerin bu gerçeği bilmesinde yarar var. “Anayasamız bu şekilde. Bu anayasaya uygun bir şekilde giyin sen de” diyemez hiçbir çağdaş devlet. O şekilde giyinenleri, her şekilde giyinenleri kapsayacak bir anayasa yapar. Anayasalar insanlar içindir. İnsanlar anayasa için değildir. Nüfusunun yarısını dışarda bırakan bir devlet ve anayasa tanımı, eksik bir tanımdır. Tanım gerçekten bu şekildeyse, bunun hemen düzeltilmesi gerekir.

Ülkeyi ortadan ikiye bölen, çatışmacı ve dışlayıcı yaklaşımın, Mustafa Kemal’in Kemaliyle tek ortak noktası isim benzerliğidir. Zaten ben Kemalistlerin, hangi Kemal’in ist’i olduklarını halen çözebilmiş değilim. Esrarengiz, Monşer bir Kemal bekliyorum. Takipçisi oldukları kişinin Mustafa KEMAL olamayacağı o kadar açık ki. Ne yapıyorsa tam tersini yapıyorlar. Hayrettin Karaca’nın izinden gidiyoruz diyip, bütün ormanları ateşe vermeye benziyor bu durum. Felsefik olması gereken bu tartışmayı, “Taayiip, başörtüyüüü Bahçeli’yee taaak” şeklinde veciz sloganlarla sürdüren bir bilinç mertebesiyle, Mustafa Kemal dehasını yanyana koymak Atatürk’e hakaret değil de nedir?

Bu yasak kaldırılmalıydı evet.

AMA BU ŞEKİLDE DEĞİL.

Laiklerle dincilerin maçında dincilerin attığı bir gol olmamalıydı bu özgürlük. Toplam bir özgürlük hareketinin bir parçası olmalıydı.

Slogan herkese özgürlük olmalıydı. “Bizimkilere özgürlük” değil.

Milyonlarca kızkardeşimizin odasına güneş ışığının girmesi, bu sevindirici gelişme, tek taraflı siyasi bir zafer haline getirilmemeliydi. Bu iş, ortaokullara, liselere de inecek mi? Kamu dahil edilecek mi? İnsanlar bu sorularına net ve tatmin edici cevaplar alabilmeliydi. Düğmeye Madrid’lerde değil İstanbul’larda basılmalıydı. Kaçamak kaçamak da değil. İnsanlarının gözünün içine bakarak açıkça ve dürüstçe dile getirilmeliydi plan. Ama olmadı. Dinci unsur olmakla merkez unsur olmak arasında gidiş gelişler yaşayan iktidar partisi, dinci unsur olmayı seçti bu meselede. Oysa bu mesele, merkez olmayı zorunlu kılan bir meseleydi. Toplumla “müşterek bir kelimeye gelinmesi gereken” konuların en başıydı bu.

Hemen söyleyelim. Bizim iktidar partisine getirdiğimiz eleştiri,

laik olamamak falan da değil bilakis Kur’an ilkelerini ihlâl etmiş olmaktır.

Çözüm, yüzde yüzü kapsayan birşeydir. %53′ü tedirgin, %47′yi mutlu eden hamle, içeriğinde ne olursa olsun, felsefede çözüm kategorisine girmez. Futboldaki gol kategorisine girer.

Oysa o kadar muhteşem bir aygıttır ki insan aklı… Sen istersen 70 milyon 487 bin 917 kişiyi tatmin edecek bir çözüm bulur getirir sana.

Eğer gerçekten istersen.

***

Yanlış anlaşılmaya mahal yok. Biz başörtüsünün sadece üniversitelerde serbest bırakılmasından yanayız. “Ka…l alan” tabirini kullanmayacağız çünkü “Çankaya” ka…lında başörtüsünün bulunmasından ötürü bugün için bu tabir işimizi görmemekte.

***

Devlet daireleri terimini tercih edeceğiz bunun yerine. Devlet dairelerinde, personele başörtü serbestisi getirilmesine tümüyle karşıyız. Üniversite özel bir konu ve konumdur. Üniversite özgürlük alanıdır. Devlet daireleri ise sorumluluk alanı. Personel “gönlünce” giyinemez, Türkiye Cumhuriyeti devletini bir işyeri olarak düşünecek olursak, bu işyerinde giyinmenin ilkeleri Kılık Kıyafet devrimi ile belirlenmiştir. Trafik polisinin işe kot pantolonla gelme lüksü yoksa, üniforma giymek zorundaysa, aynı işyerinin hiçbir çalışanının, hiçbir devlet memurunun da böyle bir hakkı yoktur. Üniversitede başörtüsü serbest olmalı derkende bir parantez. Sadece öğrencilere serbest olmalıdır. Öğretmenler bu serbestinin dışındadır. Devlet dairesine türbanlı vatandaş giriş yapabilir. Arzu ettiği bütün hizmetleri alabilir. O “müşteri”dir. Memur ise hizmet edendir. Devlet dairelerine başörtüsünün sokulması, özgürlükler konusunun tümüyle dışında kalan bir konudur.

Her devletin bir anlayışı vardır. Örneğin İran “İslam” Cumhuriyeti’nde de devlet dairelerinde personelin başörtüsüz işine gelmesi “yanlış”tır. O devletin paradigması odur. Bu devletin paradigması budur. Devlet taraftır. Bizim devletimiz de kendi personelinin giyimi konusuda laik taraftadır. Dinsel bir inanç ifade eden, inanç derecesinin simgesi olmuş bir kıyafetin devlet koridorlarında varolması, ayrımcılıkları, grupçulukları, “vatandaşına göre hizmet” gibi sorunsalları beraberinde getirmesi çok yüksek bir olasılıktır.

İşte bu nokta, iktidarın samimiyet sınavıdır. Mesele, gerçekten eğitimde fırsat eşitliği meselesi midir? Yoksa başka birşey midir? Ak koyun kara koyunun belli olacağı nokta burasıdır. Sadece üniversiteyle sınırlı kalacaksa, bütün bu tantana özgürlükler yolunda veriliyorsa,

şunu söylemeden kendine edemiyor insan:

Meğer ne çok isterlermiş kızlarının üniversiteye gitmesini.

Yanıp ölürlermiş üniversite için meğer. Helâl olsun…

Başörtüsünün kendisi yanlıştır.

Yasağı da yanlıştır.

Yasağının kalkma biçimi de yanlıştır.

Üstüste bu kadar yanlış.

Ne diyelim?

Tebrikler Ankara.

Dinci unsur, Milliyetçi Hareket’e ne kadar teşekkür etse azdır. Onların sayesinde bir parça da olsa bu konu çoğul bir uzlaşmanın eseri halini aldı. Milliyetçi unsurun bu işi getirmeye çalışğı nokta ve kattığı boyut, hem siyaseten hem de vicdanen siyasi tarihimizde örneğini hemen hiç görmediğimiz doğrulukta bir harekettir. Bunca yanlışla dolu bu meselenin tek doğru noktası Milliyetçi çizginin konuya sürpriz yaklaşımı olmuştur. Bir siyasi partinin, bir ülke meselesine bu denli SOSYAL olarak yaklaşmasına dikkatli bakın derim. Ömrünüzün sonuna kadar bir daha böyle bir sorumlu bir siyaset örneği göremeyebilirsiniz. Ben bu yaşımda ilk defa görüyorum çünkü.

Freni patlayan bir kamyonun önüne geçerek onu yavaşlatmak ve onunla çarpışarak değil onu yavaşlatarak durdurmak. Benim gözümde yaptıkları budur.

Gönül isterdi ki, bir gün kalkacağı kesin olan bu yasak, daha geniş bir katılımla ve de hayatı sınırlayan diğer tüm yasaklarla aynı anda kalksın.Şunu da söylemeli. Bu yasağın olabilecek en kötü şekilde kalkmış olması bile, bu yasağın sürmesinden daha iyidir. Çocuklar okula gidecekler. Bir sorun varsa, oturulacak, konuşulacak evet gerekiyorsa da kavga edilecek. Her ne olursa olsun, çocuklar bu sırada okulda olacaklar. Zaman durmayacak, gelecekleri için büyüklerin kavgasının bitmesini beklemeyecekler. Onlar o sırada okullarında olacaklar.

Bu yasaklılığın sona erdirilmesi, herşeyden önce çok büyük bir siyasi ranttır. Uygulama yanlıştır, mağdur edicidir. Her mağduriyet kendi tepki dalgasını yaratır. Türkiye farkında değil, bu ülke iki seçimdir bu dalgaları aldı durdu. Bugünden sonra, bu mağduriyetin giderilmesinin, seçmen psikolojisinde oy verme davranışı olarak geri dönmesi çok yüksek bir olasılıktır. Şekil yanlışdahi olsa, en azından yanlışın kendisinden daha doğrudur. Bu niteliğiyle taşıdığı siyasi rantın, halihazırda zaten %40′lar seviyesinde olan bir parti tarafından yüklenilmesi yerine, iki parti arasında bölüşülecek olması, ülkemiz için selametli bir durum olmuştur. Kemalist kanadın, Milliyetçi Hareket’in liderine ithamlarda bulunmadan önce, soğukkanlı olmasında fayda var. Kendisi, gün geçtikçe orantısız bir güç olmaya doğru giden iktidar partisinin, oy artış ivmesini bir dengeye oturtan ve oturtacak olan adam olmuştur. Türkiye’nin ana muhalefet partisinin, sosyal bir yara halini almışböylesi derin bir konuyla ilgili demeci “Türkiye laiklikten sıkıldı herhalde” gibi veciz cümleler olursa, olacağı budur. Siyasi rekabetin kesintide olduğu bu dönemde, iktidar partisinin %60’lara 70’ler ulaşması hiç de zor değildir.

Gerçekte bu yasağı kaldıran tarafın

CUMHURİYET HALK PARTİSİ OLMASI GEREKİRDİ.

İşte o zaman bütün oyun bozulurdu.

Ama zaten, CHP böyle bir vizyona sahip olsaydı, muhtemelen kıyamet saati gelmiş olurdu. Hiçbir koşulda, bizim böyle bir sahneyi görme şansımız yoktu. Dolayısıyla bu son cümleyi kayıtlardan çıkarabiliriz.

Karanlıklardan aydınlıklara ulaşabilmek dilekleriyle

Tanrı’nın doğum günü kutlu olsun.

buRAKozdemir.com 

yazan: buRAK burası: okuyanlar |
Mar
02
2008
23:02

Böyle anlamlı bir kitabı yazana sevgilerle…

buRAK bey,

Önce şunu belirtmeliyim. Sizin bu kitabınızı henüz biteremedim ama 3 arkadaşıma şimdiden hediye ettim. Mükemmel bir bakış açısıyla, kafamdaki sorulara eskiden verdiğim cevapları yeniden hatırlatan (1991′den beri bu sorularla yaşıyordum ve verdiğim cevapları sizin kitabınızda yeniden buldum),çok anlamlı ve benim de çok önceden benimsediğim bir yorum ile yazmışsınız. Tabuları yıkma zamanı çoktan geldi. Fakat çok zor bir dönemeçteyiz. Işığı hissetme zamanı geldi. Siz bir başlangıç yaptınız. Sizinle aynı yolda yürümeye devam edeceğiz. Artık Kuran-ı Kerim sadece mollalar yorumlamamalı. Allah sadece ” Oku, size akıl verdik ” der. Aklı olan herkes istediği gibi yorumlasın. Ama gerçek apaçık ortada
Kuran-Kerim sadece sevgiden bahseder. Sevginin yolu hepimizin olsun

Saygı ve sevgilerimle

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Mar
07
2008
00:28

Çookkk şükür Allahımm… bu kadar insanı bir arada görmek, böylesine yaşamı güzel ve doğru dilde anlatan bir kitap aydınlığında:)
tüm 19lar verelim elele ve güzelleştirelim dünyayı…
Pek Sevgili buRAK,
hangi sebeple fotoşopa, şiir yazmaya, müzik dinlemeye,’çeviriye’ yöneldiğimi anlamama,
o minik bebeği ameliyat masasından kaldırıp acısını dindirmeme,
üzerindeki siyah elbiseleri çıkartıp nurlu beyaza çevirebilmeme,
miniğimin elimi sevgiyle tutmasına,o elimi tutarken iki büyük melekle görüşmem esnasında huzurla durduğu yerde sağa sola sallanmasını görebilmeme,
tam ayrılırken miniğimin ‘neden ayrılıyoruz ki bende senle gelebilirim!…’ dediğini duymama,
ve içimdeki çocuğu uyandırmama, aslında uyandırmaktan ziyade benim o masum, mutlu huzurlu minik kıza dönüşmeme
VESİLE olduğun için önce Tanrıma sonra sana minnettarım…
KUTLU OLSUN HEPİMİZE!!!

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Mar
08
2008
11:39

Bu meyve için teşekkür ederim…

Bu kitabı geç farkettim demem belki basit bir ifade gibi gelir ama öyle olduğunu her nasıl gelirse gelsin vurgulamam gerekir. Geç farkettim ve bu zaman içerisinde bende birşeyler eksikti belki de. Belki de hayatta tatmadığım bir meyveyi tattım. Yani birşeyler tamamladı kendini. Derler ya gözüm açık gitmeyeceğim. Evet gördüğüme göre gidebilirim artık :) Yazdığım bu cümleleri bir yana bırakın, bize hediye ettiğin bu kitap için söyleyeceğim tek ve öz cümle şu: ‘bu kitabı doyarak yedim bitirdim, ama bittiği an tekrar acıktım.’ bu sözün açıklamasına gelince… Tekrar acıktım çünkü söylenmesi gereken o kadar çok şey daha varki anlatılamaz belkide. Ama bu armağanını yedim ya, artık yiyecek bulmam daha da kolay… Benim gibi düşünen bir yazar var. Ama bu yazarın benden en büyük farkı düşündüklerini söyleyebilmesi. Belkide beni doyuran şey bunun; böyle birinin var olduğunu görmek… Bu meyve için teşekkür ederim. Gerçekten çok tatlı ve doyurucu.

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Mar
10
2008
14:58

Sevgi…

yıllarca içimde kalıp tutmuş düşüncelerimi benden uzaklaştırıp benide dona eskisinden çok daha fazla yakınlaştırdığın için çok teşekkür ederim

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Mar
11
2008
12:00

Sadece teşekkür etmek istemiştim; bilseydim eğer yazdıklarımı sitende herkese açacaksın şöyle mükellef bir methiye düzerdim, ama artık buna gerek kalmadı.
Ben İlahiyatçıyım, hem de kaynakları orjinallerinden okuyabilecek kadar bu işe emek harcamış, ama geleneğin geride bıraktığı kalın sis örtüsü nedeniyle kafası ve kalbi bir türlü aynı çizgide buluşamamış bir ilahiyatçı. Ne kadar acı değil mi… Senin yaptığın operasyonu on kere, yüz kere denemiş ve her seferinde hastayı ameliyat masasında kaybetmiş bir ilahiyatçı. Sadece Allah’tan korktuğu ve şeytandan sakındığı için değil, biraz da insanların levminden ve kınamasından çekindiği için gönlünü sadece kendine ve ajandalarına açabilen ve yakınlarından sıyrık muamelesi gören bir ilahiyatçı. İyiki ilahiyatçı değilsin. İlahiyatçı olmak bizim memlekette bu konularda yazmaya ve konuşmaya gerçekten engel. Hatırı sayılır üstadlardan Hüseyin Atay ve Yaşar Nuri Öztürk hocaların kendi camialarında neler yaşadıklarını yakından bilenlerdenim. Belki de ilahiyatçısın, senden öncekilerin başına neler geldiğini bildiğin için işin içine biraz da muziplik katarak reklamcılık işini icad ettin. Ama her neysen belli ki adam gibi adamsın, lütfen başladığın işin arkası gelsin. Bizim üstadların yapamadığı ve de yapamayacağı, yapabilme ihtimali de olmayan işlere kalkıştın, iyi de yaptın. Senin sesin bizimkilerden daha net duyuluyor o taraflara. Belki de reklamın iyisi kötüsü olmaz, onun için… ne dersin…
Allah uzun ömürler versin, aklına sağlık. Hani ışık göze fazla gelince ışığa rağmen göremezsin ya, bu kadar çok övgü de inşaallah sende akıl tutulması denilen şeye sebep olmaz. Çünkü gördük ki, iyi işler yapmaktasın ve daha yapılacak/yapabileceğin çok iş var.
SENİ SEVİYORUZ BE KARDEŞİM…  RÜZGARI ARKANA ALMIŞKEN YOLA DEVAM… Sevgiyle ve hoşça kal.

…. / Öğretmen
….. Lisesi Müdürü
Ankara Ünv. İlahiyat Fakültesi

yazan: buRAK burası: okuyanlar |
Mar
11
2008
12:58

Kitap hakkında…

kitapta bahsettiklerin gerçekten de bir delinin bahsedebileceği türden şeylerdi !… batının islama yaklaşımı ve bizdeki islamcıların islama yaklaşımı… her ne kadar birbirlerine taban taban duruş sergilese de dışardan bakıldığında her ikisi de bu yüce dinin yıkılmaz irades,ne vurulmaya çalışılan birer çekiç gibiydi. ilk anda kullandığım ‘deli’ ifadem seni biraz şaşırtmış olabilir ama sende bilirsin içinde bulunduğumuz şu zamanda böyle bir iddayla ortaya çıkmak ancak bir ‘deli’ nin gösterebileceği bir cesaretti herşey ortada buRAK abi.. sen bize bu uzun yolun ilk adımlarını gösterdin kuranı kerimin sadece mezarlarda okunulan bir kitaptan ya da yatağın baş ucuna asılan….(yazının devamıyok efendim)

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Mar
12
2008
15:13

Mahkemede yargılanacağımıza dair bir önbilgi ulaştı stop… “Toplumun manevi değerlerine hakaret etmek” suçuyla stop… Resmi yazı henüz gelmedi stop…

Gelir gelmez burada stop…

yazan: buRAK burası: okuyanlar |
Mar
16
2008
01:57

Boşluk…

intiharın eşiğinde bir tutunamayanken tanışmıştım kitabımızla. verdi elini çekti beni kıyıdan. sımsıkı sarıldım. ardından günlükleri okudum. sonra faz değişimleri başladı ve ardından yine çöküntü. yazılarınızdaki azalmalar, başka şeylere yoğunlaşmanız buradaki enerjiyi de azalttı. ve ben aciz kul da yine kıyıya yaklaştı. yalnızlaştı…

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Mar
16
2008
01:58

slm ewlat.sana ne desem ne yazsam yetersız kalır bılıyorum.en kestırmeden tanrıma sukurler olsun senı bızlere gonderdıgı ıcın dıyor elıne koluna yuregıne saglık dıyorum.kıtabımızdan ve senden her onume gelene bahsedıyor bızı cogaltmak adına elımden gelenı yapmaya calısıyorum buRAKın murıdı oldun sen deselerde.51 yasında 2 erkek ewlat sahıbı bı anneyım.hayat görusum kıtabımız sayesınde olması gerektıgı gıbı oldu tanrıma ve sana tesekkurler tanrıma emanet ol hepızle bırlıkte.bahara slm bırbırınıze ıyı bakın lutfen.

yazan: misafir burası: okuyanlar |
Mar
21
2008
05:05

Güneş doğmadan önce…

TDG’yi bir yanlışlık eseri buldum ve okudum… Kısa bir süreliğine evden uzakta olduğum için okuma fırsatı buldum. Evde “kitapta bahsi geçen” 2 indigo çocuk var…
Kitap Kuran’ı farklı açıdan görmemi sağladı. İslam diye yaptığım ve bildiğim şeylerin sünnetlerden ibaret olduğunu kavradım. Sadece Kuran ile müslüman olarak yaşayabileceğimi pekiştirdim. Kitaptan fikirlerim açısından bir çelişki yaşamadım. Kader belki bir çelişki konusu benim için. Ama Dona’nın kitaptaki kimliğini kabul edersem söylediğini kabul edip geçerim. Ama halihazırda kaderin noktasına virgülüne kadar yazılmış (ki bu noktada senaryonun aktörü oluyoruz) olduğuna inancım devam ediyor. Bu konuda tartışabilir ve belkide inancım evrim geçirebilir.

Kader belki bir çelişki konusu benim için. Ama Dona’nın kitaptaki kimliğini kabul edersem söylediğini kabul edip geçerim. Ama halihazırda kaderin noktasına virgülüne kadar yazılmış (ki bu noktada senaryonun aktörü oluyoruz) olduğuna inancım devam ediyor.

Bu konuda tartışabilir ve belkide inancım evrim geçirebilir. Benim asıl takıldığım konu şu.. Bu kitabı buRAK özDEMİR ben yazdım derken (hani bundan sonra ben yok biz vardı) ve tüm alkışları alırken ve bundan menunluğu (konu ego) satırlarında okunurken, yani kendi egosunu yenememişken, biz Dona’nın ağzından yazdıklarına nasıl ikna olacağız?(İmamın dediğini yap yaptığını yapma mı diyecez?) Ya da bu kitaptaki Dona bilinen Tanrımızdır, o zaman buRAK özDEMİR değil Dona yazmıştır bu kitabı. Peki buRAK özDEMİR neden kendi yazmış gibi davranıyor? Ego? Veya buRAK özDEMİR tüm kurguyu, düşünce yapısını kendi ifa etti, peki bu bilgi birikimini nasıl elde etti? Öğretisini nerden aldı? Aslında internet satırlarında aradığım bu iken bulduğum buRAK özDEMİRin çiçek böcek hikayeleri. Bense kader konusunu, tekamülü, Kuranın şifresini vs okumak isterdim. Bunların tartışıldığı ve benim kaçırdığım bir forum varmı? Teşekkür eder cevap beklerim… Saygılarımla.

notu Güneş doğmadan önce...

Allah ile kul arasına girilmez demişler. Fakat giriyoruz biz. İzinle tabi. Kitabı alma ve okuma kararı sayesinde. Hiçbir kapıyı zorlamıyoruz, en fazla zile basıyoruz. O da haber vermek için. O kadar. Kişinin Tanrı’yla ilgili duygu ve düşüncelerinin kayıtlı olduğu yer, çok muhafazalı bir yer. Kişilerin en mahrem bahçesi burası, balta girmemiş ormanı… Bu bahçeye adım atacaksan şunu bilmen gerekiyor. Kişinin Tanrı ile olan meselesi, kişinin seninle olan meselesi haline dönüşecek. Hazır ol. Kızgınsa kızgınlığını senden çıkaracak o bahçede. Seviyorsa da sevgiyle yoğuracak seni. Yaradanı ile sevgi ilişkisi kurmuş olanlardan hürmet göreceksin. Halihazırda kızgın olan, fakat sorularına cevap bulması durumunda O’nunla buluşmaya can atanlardan da sevgi göreceksin. Coşku dolu bir sevgi hem de. Diğer yanda da yaradanıyla kızgınlık ilişkisi kuranlardan kızgınlık göreceksin. Bu bahçede oyunun kuralları böyle. Onunla ilgili duygu-düşünce sana yansıtılacak. Var mısın yok musun sen onu söyle.

Tanrı’nın doğum günü’nün sorumluluğunu yüklenen kişi için bu çok önemli bir bilgi. Hayat kurtaran bir kolaylık. Onbinlerce insanın sevgisinin yanında bir o kadar insanın da kızgınlığını geçici de olsa kazanan biri için bu, çok büyük bir konfor. Karşılaşacağın tepkinin kodlarını bilirsen, bu senin kurşun geçirmez yeleğin olacak. Padişahların giydiği tılsımlı gömlek gibi. Şayet bu bilgi ve bilinç olmasaydı, bu okuyucumuzun bana yönelttiği, sonuna soru işareti konmuş ithamlarını üzerime alabilirdim. Almadım. Soru işaretlerine aldanıp, bana soru sorduğunu, maksadının cevap almak olduğunu zannedebilirdim. Zannetmedim. Kutsal ve aynı zamanda dikenli tellerle dolu bir bahçede yürüdüğümün bilinciyle, ona bu satırları yazdıran ruh halini gördüm ve tanıdım. Soru falan yok yukarıda. Karışık duyguların sıkışmış armonisi var. Düğüm, yazarla ilgili satırlarda falan değil. Düğüm bambaşka bir yerde. Can alıcı o cümlede:

Kader belki bir çelişki konusu benim için…

“Belki” ifadesiyle kararsız kaldığını ben hemen netleştiriyorum kendisi için. Evet, kader bir çelişki konusu onun için. buRAK buRAK diye saydığı satırların hepsinde kaderle ilgili bu ikilemin izlerini görmek mümkün. Hem kendisi için hem de bizi okuyan, okumayan, okuyacak olan herkes için önemli dersler içeren minik bir metin analizi yapacağız hep birlikte. Bakalım ve görelim. Kadere itiraz ve buRAK’a itiraz birbirleriyle nasıl da tencere-kapak oluvermişler.

buRAK özDEMİR tüm kurguyu, düşünce yapısını kendi ifa etti, peki bu bilgi birikimini nasıl elde etti? Öğretisini nerden aldı? Aslında internet satırlarında aradığım bu iken bulduğum buRAK özDEMİRin çiçek böcek hikayeleri. kısmından başlayalım.

Tüm kurguyu, düşünce yapısını.. diye başlayan merakının cevabı aslen bu sitede bir kitap dolduracak miktar ve kalitede mevcut. Burada aylarca yazdım durdum bu konuyu. Sorularının cevabı, bu sitenin zaman tüneli düğmesindeyken, sen cevaplarını haberleş düğmesinden beklemektesin. Sende bekleyişe dayalı bir kader anlayışı var sevgili kardeş. Kaderi, içinde sana hizmet etmekle görevli garsonların olduğu bir restoran zannediyorsun. Kendi kendine verdiğin sipariş gelmeyince de bunun hesabını garson olduğunu düşündüğün kişiye (buRAK buRAK) yöneltiyorsun. Hayır. Zannettiğin gibi değil. Kader, self-servis bir restoran. Her ne yemek istiyorsan, kalkıp kendi yemeğini kendin alacaksın. İstediğin gofret olsaydı olurdu belki. Jetonu atardın, küt diye düşerdi önüne istediğin şey. Öğrenmek istediğini gerçekten öğrenmek istiyorsan biraz çaba göstermelisin.

Hepimiz sıcacık evlerimizde yada işyerlerimizdeyiz an itibariyle. Bilgisayarımız önümüzde. Çok eskilerde matematik, felsefe, kimya dersi almak için babanın imparator olması gerekirmiş. Sende hiçbir imparatorun olmadığı bir imkan var. Tık tık tık yaz enter yap. İstediğin bilgi emrine amade. İnternet konforuna sahipsin, ne büyük bir şans. Diğer yanda da biz varız. İnsanoğlunun onbinlerce yıldır düşünüp durduğu fakat halen adam gibi bir açıklık getirmekten uzak olduğu varoluş konusunda bizim elimizde, çok ilginç, çok sıradışı, çok tutarlı ve çok tatmin edici yeni bilgiler var. Kitap elinde, site önünde. Bilgileri önüne sermişiz. Herşey var, bir tek sen yoksun. Birimiz yazmıştı geçenlerde, 3 tam gün sürmüş siteyi okuması. Hadi üstünden zaman geçti, yeni yazılar eklendi, 4 gün olsun. 4 gün şu kaynağı bi inceleyelim, yorumumuzu ondan sonra getirelim yok. Hükümler peşin çünkü. Önden etiketi bi yapıştıralım da, içinde ne olduğunu sonra düşünürüz.

Sen sorularına yanıt bulamadığını düşünürken aslına bakarsan sorun, ortada fazlasıyla bol yanıtın olmasında. Kaderle ilgili ne büyük bir çelişki gerçekten de. Tüm bu cevaplar seni beklerken, sen forum ararmış ve de bulamazmışsın. Bunların hepsi yazıldı, çizildi, konuşuldu Tanrı’nın doğum gün-lüğü’nde. Forumda mı kaybettin ki forumda bulacaksın güzel kardeşim? Kadim soruların tartışmada yanıt bulduğu nerede görülmüş? Bulunsaydı, 90′lı yıllar boyunca onca tartışma programı izleyen Türk toplumunun şimdiye kadar çoktan nirvanaya ermiş olurdu. Aynı yerde saymak yerine.

Kaderle ilgili aradığın cevapları sana sükunet içinde sunan tam teşekküllü bir kaynak burada hazır dururken senin “tartışma” sitesi beklemen, içindeki “hesaplaşma” duygusunun işareti olmasın sakın? Kesin olarak bilemem, bunu ancak sen tam olarak bilebilirsin. Senin hayatın, senin işaretlerin… Benim hayatım ve benim işaretlerimin sana yardımı olacaksa, hepsi emrine amade burada yazılı. Çiçek ve böceklerin, çiçek ve böcekten ibaret olmadığını keşfettin gün bize “kaderi çözdüm” diye başlayan bir mektup yazacağından eminim. Kaderini çözümlediğin gün, Tanrı’nın doğum günü’nden “bir yanlışlık” eseri olarak bulup okuduğun bir kitap olarak bahsetmeyeceğinden de eminim.

Düz mantık, gerçek bir tekâmül zararlısıdır. Seni hakikatten uzaklaştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

buRAK özDEMİR öğretisini nereden aldı?

Bu kadar derinlikli bir konuda sorulması gereken soru acaba gerçekten bu mu? “Nereden aldı?”

Bizim orada çok süper bi nalbur var. Gittim, usta ordan bana bi öğreti versene dedim. Ne için lazımdı dedi. Kitap yazıcam da dedi. Tamam dedi, kitaplık öğreti verelim o zaman. Kaç kilo istiyosun diye sordu. 600 küsür sayfalık bir kitaba kaç kilo öğreti gider dedim. 3 kilo öğreti işini görür dedi, aldım geldim eve. Ve Tanrı’nın doğum günü’nü yazdım. Nalburdan aldığım öğretinin bir kilosu bozuk çıktı, sonra gittim değiştirdim. Öğreti bitmedi, biraz daha kaldı paketin dibinde…

Tanrı’nın doğum günü, geleneksel düz mantıkla anlaşılabilecek olguların belki de en sonuncusu. Bu kitabın, öncesini ve sonrasını gerçekten anlamak istiyorsan, çaba göstermeli, sabırlı, soğukkanlı ve herşeyden önce peşin hükümlere kapalı olmalısın. Maksimum bir akıl kapasitemiz varsa, işte o kapasitenin kullanılması gereken gün bugündür. Yarın değil. Madem öyle, o zaman şöyle… diye başlayan yaklaşımlar bu kitabın ve onun sitesinin içinde mizah olur. Yazık olur.

Bu kitabı buRAK özDEMİR ben yazdım derken (hani bundan sonra ben yok biz vardı)

Kişiler katından çekilmekle, bu kitabın yazarı olmam ne alâka gerçekten de. Ananemin evinde otuzbin kişiydik, hep birlikte yazdık dersem acaba bu senin kulağına nasıl gelir? Bu kitabı “biz” yazdık dersem insanlar “siz” kimsiniz diye sormaz mı? Biz derken öyle zannettiğin gibi bir biz değil. Grup falan değiliz biz ama aynı zamanda da biziz anla işte falan mı deriz? Kendimizi nasıl ifade ederiz? Önerin nedir? Benim, bu işin öncülüğünü yapan kişi olarak “biz” kelimesini kullanmak noktasında bazı kısıtlarım oluyor. Biz, biz, biz… diye konuşursam lider konuşması gibi oluyor, sevmiyorum o yüzden. Okuyucu sayısının çokluğuna dayanan, buradan güç bulan biri gibi yorumlanmaya açık oluyorsun. Tüm bu muhteşem ailenin yanında, tek başına bir fert olduğumun altını sımsıkı çizmem gerekiyor. Göründüğü gibi kolay değil.

Sanıyorum Aralık ayıydı. Kişiler katından çekilelim dedik hep birlikte. Kimliklerimizin, kişiliklerimizin esiri olmayalım diye çağrıda bulunduk. Sen-ben kaygısı taşımasın hiçkimse, biz olmanın konforunu yaşasın dedik ya. Bir bedel ödetme çabası var kimilerimizde bir süredir. İçinde “ben” kelimesi geçen cümlelerimi kopyalayıp kopyalayıp bana gönderiyorlar : ) Canım benim. Birinci tekil kişiyi ifade eden Türkçe’nin o yegane zamirini kullanmadan Türkçe dilinde yazarlık yaptıracak bana. Benlik duygumuza yenik düşmeyelimden kastedilen gerçekten bu muydu? Kişiler katı felsefesine düz mantıkla mı yaklaşıyor olmayalım sakın? Biz’liğe düz mantıkla bakış… Banka hesaplarının şifrelerini ver çabuk. Ver diyorum sana. Onlar BİZİM paramız‘a kadar gider bu yanlış anlama, aman dikkat : )

…tüm alkışları alırken ve bundan menunluğu (konu ego) satırlarında okunurken, yani kendi egosunu yenememişken, biz Dona’nın ağzından yazdıklarına nasıl ikna olacağız?(İmamın dediğini yap yaptığını yapma mı diyecez?)

Madem atasözlerinden açıldı söz, biz de atasözlerinden devam edelim bu ego konusuna. Kişi, herkesi kendi gibi bilirmiş. diyeceğim efendim özetle. Bunun daha bilimsel izahı, empati yapayım derken aynalama yapmak oluyor. Bir kişi var önünde. Onu çözümlemek için, hemen kendini onun yerine koyup meseleyi o açıdan görmeye çalışıyorsun. Çalışıyorsun dediğim, oturup çalışmıyorsun, sen farkında bile değilsin belki saniyenin binde biri bir zamanda gerçekleşen bir refleks olarak cereyan ediyor bunlar. Karşındaki kimliğe kendi karakteristiğini yerleştirip, kendini yeniden canlandırıyorsun. “Ben olsaydım, bana bu kadar sevgi gösterilmesi egomu şişirirdi” diyorsun içinden. “O durumda ben olsaydım nasıl olurdum acaba?”nın yanıtını almaktan öteye gidemiyorsun. Portremin önünde durduğunu zannediyorsun, gerçekten banyoda, aynadaki kendi suretine bakmaktasın. Buna bir de zihninde kibirle özgüvenin eşleştirilmiş olmasını ekleyince, epey ilginç bir buRAK portresi çıkıyor ortaya. Bu durumda benim mazbut bir insan olduğumu sana kanıtlayabilmem için ensesine vur, lokmasını al biri olmam gerekiyor. O zaman önüne çıkacak sorun şimdiden belli: Ensene vurmayı bekleyen o kadar çok insan var ki… Ağzındaki o mukaddes lokmaya göz dikenleri caydıracak tek bir şey var. Onlara “bu ekmek aslanın ağzında” dedirtebilmek… Aslan gibi kükrediğinde, pençelerini ortaya koyduğunda çakalların hepsi kaçışıyor ancak o zaman da handikap şu ki, ceylanlar seni yırtıcı bir aslan zannedip korkuyor, çekiniyor senden. Kedigillerden birisin sen ama o seni vahşi yırtıcının teki zannediyor. Ne yapalım “kader”.

Şu “alkış” konusu… İnsanlar bizimle ilgili güzel şeyler yazdığında, bunun kara kaşımızla kara gözümüzle ilgisinin olmadığını biz biliyoruz. Bu, kişinin kitabımızla ilgili duygu ve düşüncesini yansıtıyor. Ve evet, yazdığın bir kitabın bir insanın daha hayatını değiştirdiğini öğrenince mutlu oluyorsun. Sen olsan üzülür müydün bilmiyorum lakin ben mutlu oluyorum. Diğer yanda Tanrı’nın doğum günü konusuna kişisel yaklaşanların böyle bi eleştirel bakış açısı var, bunun bilincindeyiz. Okuyanlarımızın sitede dile getirdiği coşkuya dair garip garip yakıştırmalar yapma eğilimindeler. Sağlıksız bulanlar mevcut. Hangisi sağlıklı, hangisi değil buna bir karar vermeli.

Kitap Kuran’ı farklı açıdan görmemi sağladı. İslam diye yaptığım ve bildiğim şeylerin sünnetlerden ibaret olduğunu kavradım. Sadece Kuran ile müslüman olarak yaşayabileceğimi pekiştirdim.

Bir insan, bir diğer insanın Kur’an-ı Kerim’i farklı açıdan görmesine vesile olmuş. İslam’dan anladığının sünnetten ibaret olduğunu göstermiş, sadece Kur’an ile müslüman olabileceği fikrinin pekişmesine önemli bir katkıda bulunmuş. Gerçekte ne kadar büyük bir olay cereyan etmiş, fakat anlatım o kadar olağan, o kadar indirgenmiş bir anlatım ki. Zannedersin farklı açıdan görmenin sağlandığı kitap Pamuk Prenses ve 7 Cüceler kitabı… Varoluşun son kutsal kitabından bahsediyoruz beyler, bayanlar. Birşey eksik değil mi burada? Normal şartlar altında coşku olması gerekmiyor mu bu sahnede? Kişi, korkunç ve baskıcı İslam olgusundan kurtulmuş kişi, biraz daha heyecanlı olamaz mı? Bu mudur olması gereken ruh hali? Teşekkür demiyorum tamam da. Başka birşey eksik değil mi? Mesela ben, yediğim her yemekten sonra eline sağlık derim yemeğin pişirenine. Çok beğendiysem harika olmuş derim. Yaprak dolman muhteşem olmuş diyişim, o ağacı da o yaprakları da sen yarattın dediğim anlamına gelmez. Yaprak zaten vardı fakat sarma senin eserin güzel kardeş. Ellerine sağlık. Apartman görevlisi siparişimi getirdiğinde ona da çok teşekkür ederim. Kargocu zarfı uzattığında, bunun için ona para ödüyor olsam da, gene de teşekkür ederim ben ona. Bana da iyi gelir ona da iyi gelir. Olumlu bir duygunun alışverişidir. Güzel birşeydir. Herşeyden önemlisi bana böyle öğretilmiştir. Terzi dedem, anneme öyle öğretmiş. O da sağolsun bize. Bir dükkana girerken de çıkarken, birşey alsam da almasam da hayırlı işler dilerim ben. Dolu dolu bi selam çakarım. Şu anda ele aldığımız mektup. Yazan kim: En asgari anlatımla da olsa İslam anlayışında önemli açılımlar yaşamakta olan biri. Kendi ifadesiyle. Kime yazıyor: Bu açılıma vesile olan kişiye. Gene söylüyorum teşekkür beklentisi içinde falan değiliz. Lakin olumlu bi çift söz de sarfedemez mi insan? Hani böyle iyi birşey söylerse can verecekmiş gibi bir psikoloji. Çıkmıyor, dilinin ucuna kadar gelmiş, tam söyleyecekken vazgeçmiş.

Bu psikoloji sağlıklı bir psikoloji oluyor, iyi ki varsın buRAKcım demek sağlıksız oluyor öyle mi?

Bilenler, bilmeyenlere lütfen aktarsın, duyduk duymadık demesin kimse. Tanrı’nın doğum günü, insanlık için yepyeni bir bilinçtir ve bu yeni bilinç ülkemizde ve bölgemizde çok önemli hayırlara vesile olacaktır. Zannedilenden çok daha büyük çaplı bir düşüncedir. Düşüncelerin tarihini araştıracak olursanız, her düşünce akımının, onu ortaya getiren kişiyle simgelendiğini görürsünüz. Bu hep böyle olmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır. Tanrı’nın doğum günü felsefesinin simgeleneceği kişi de 1974 senesinde ailesi tarafından buRAK adı verilen özDEMİR kişisidir. Bence Elvis Presley daha iyi bir seçim olurmuş fakat, “kader” bunu böyle uygun görmüştür. Ne benim, ne de sizin bunu değiştirme şansımız hiç yoktur. Kötü haber vermeyi sevmem lakin, buRAK kişisiyle sorunu olanlarımızın bu sorunlarının her geçen gün büyüyeceğini haber vermeyi de görev bilirim. Tanrı’nın doğum günü büyüyecek çünkü. Önümüzdeki dönemde, Türkiyemizin ve bölgemizin 1 numaralı konusu Tanrı’nın doğum günü’dür. İnanmak keyfekeder, bu söze gülmek ise tümüyle serbesttir. Bugün gülme hakkını kullananlara yarın ağlama bonusu verilecektir : ) Biz herkese, kafa karışıklıklarını bi kenara ayırıp kardeşlik teklif ediyor, herkesi bu güzelliğin bir parçası olmaya çağırıyoruz. Herkes kendisiyle en çok gurur duyacağı seçimleri yapsın bugünden, daha fazla vakit kaybetmesin. Güneşin doğmasına çok az vakit kaldı.

sevgiyle
buRAK

yazan: buRAK burası: okuyanlar |
Mar
23
2008
01:51

Deniz filmi yayında… Deniz filmi yayında… Deniz filmi yayında…

Film yaklaşık 70 mb. Download edilmesi bi parça zaman alacaktır, lakin bu denli emek verilen bir çalışmayı cam gibi net izlemek için eminiz beklendiğine değecektir. Filmi wmv formatında download etmek için resme tıklayabilirsiniz… İyi seyirler…:)

dnz Deniz filmi yayında... Deniz filmi yayında... Deniz filmi yayında...

yazan: buRAK burası: okuyanlar |
Mar
24
2008
16:47

Dün ve bugün…

Bir Temmuz ayı idi TDG ile tanışmam. Dönüp baktığımda dopdolu geçen sekiz ay geri de kalmış. Deniz filmini seyredince eski “Ben” le şimdi ki “Ben” gözümün önüne geldi.
Geçmişimden beni koparıp tek başıma denize atlamama sebeptir TDG nin deniz filmine konu olan on yedinci bölümü.
Yıllardır eski kişiliğimi terk edip yeni kişiliğime adım atmak istediğim her seferde güvendiğimi zannettiğim insanlar buna müsaade etmediler. Her değişmeye çalışmam da bana sen bu halinle çok iyisin dediler. Sadakatli olmakla övünen benim gibi sağılmaya hazır ineği de bulamazlardı zaten. İyi de kardeşim tamam ben sağılmaya hazırdım da siz benim kendim olmama müsaade etmiyorsunuz dediğim gün, TDG nin deniz filmine konu olan bölümünü okuduğum gündür.
Aldım elime kalemi …
Beni sevdiğini söyleyenlere sadece deniz filmindeki yazıyı gönderdim ve altına not düştüm.
“Ben artık tek başıma denize atlıyorum. Ya yüzmeyi öğrenip sizden uzaklaşacağım. Yeni kişiliğimi bulacağım. Ya da boğulacağım. Ama her halükarda sizden uzaklaşacağım. ELVEDA deyip yazıyı postaladım.
Ne mi oldu? Hakikaten yalnız kaldım. Bir baktım ki denizin ortasında yapayalnızım. Etrafımda yardımıma gelecek kimse kalmamış. Korktum. Ağladığım, ben şimdi ne yapacağım dediğim zamanlar oldu. Belki boğazıma su kaçtığı zamanlarda…
Ama ayakta durmayı öğrendim. En olumsuz şartlardan olumlu neticeler çıkarmayı bildim. biliyordum ki içinde bulunduğum deniz beni er ya da geç hedefime götürecekti. Buna inancım sonsuzdu.
Bugün hala yüzüyorum eskiden korktuğum o denizde… Hem de tek başıma.
Biliyorum ki denizin bittiği yerde beni bekleyen sevgilim var. Eskiden küçücük bir dereye bile topuklarına kadar yanında biri olmadan giremeyen bana, koskoca bir deniz de yüzme cesareti verdiği için TDG ye ve onu bize ulaştıran dev yüreğe hayatım boyunca minnettar kalacağım. Sevgiyle…

yazan: misafir burası: okuyanlar |