Haziran
27
2009
Cumartesi

15:41

34

Haziran
21
2009
Pazar

15:23

250…

Şu ana kadar eklenen yazılar bilgiler 250 sayfayı buldu. Ve şu anda kitabın en heyecanlı yerindeyim, bu muhteşem günleri kesmeye hiç niyetim yok :) 350′de bırakıyorum efendim söz. Ramazan Ağustos’taymış. Ramazan’dan önce elinizde biliniz. Ne kadar önce orasını bilememekteyim. Bu gecikmeyle ilgili birşeye güveniyorum. Kitap çıktığında herkese herşeyi unutturacak :)

Bir esmaülhüsna açılımı var……. Ben o satırlar sırasında çıldırmadıysam bir daha hiç çıldırmam sanıyorum. Bahar jaws gibi etrafımda. Soramıyor da. Benim bi prensibim var. Görecekse herkes aynı anda görmeli. Yanımdan geçerken ekranı kapatıyorum bu nedenle. Okuma keyfi bölünmesin diye, ondan tashih için ön okuma falan da istemeyeceğim. Kontrol edicem kendim, sonra direk baskı. Redaktörlerle maceramızı biliyorsunuz zaten. Bu kitabı versek, kendini aramaktan yazım hatalarını hayatta bulamaz :D Tuş hataları maille sizlerden geliyor zaten. bir de onunla vakit kaybetmeyelim. Bir Zulkarneyn, bir yecuc mecuc açılımları var……. Bir felak suresi var…… Bir ‘Allah’ ne demek var…… Bir UFO’lar var…… Neler var neler…… Daha önce dostlarım Tanrı’nın doğum günü’nü dostlarına takdim ederken ‘bu kitap…’ diyorlardı. Kitap kelimesinin bu kadar kifayetsiz kaldığını hiç görmemiştim. Ortaya yeni çıkan bu cismi nasıl tarif edicez ben de bilmiyorum. Sevgiyle.

Haziran
18
2009
Perşembe

16:59

Kişisel Emir Kartları…:)

Emir

Haziran
13
2009
Cumartesi

15:03

Uf o…

Dün ve bugün gündem UFO… En sevdiğim konu :) Artık tanımlanabilen uçan nesneler… sevgiyle

Haziran
09
2009
Salı

17:03

İnsan…

Yazdıklarından ötürü insanın kalbi sıkışabilir mi? Benimki sıkıştı… Çok fena hem de. Anlatması zor. Bana hak vereceksiniz. Sevgiyle.

Haziran
05
2009
Cuma

00:24

Audio TDG…:)

emir1 Audio TDG...:)

Aylar önce birimiz -kimimizdi hatırlamıyorum-  birşey yazmıştı. Kocam bizim kitabı okumuyor, sesli kitap olsa ne güzel olur falan filan… Daha önce de çok geldi sesli kitap önerisi. En son o mail gelince kararımı verdim. Evet efendim ufukta audio TDG gözüktü. Yeni versiyon çıktıktan hemen sonra çalışmalara başlamalı. Boş duranı Allah sevmez demişler. Seslendirme konusundaki düşüncem ise şöyle. Teatral, oynanmış bir şey yerine Tanrı’nın doğum günü’ne daha doğal birşey yakışır gibime geliyor. Benim kendim okumam gibi. Yukarıdaki çalışma odasının ses izolasyonunu yapıp prefabrik bi stüdyo yaptık mıydı tamamdır. Birkaç da neşeli fikir var kafamda :) Kitabımızı bitirelim ondan sonra.

Resimdeki keratayı dişsiz zannedebilirsiniz. Zannetmeyin çünkü iki adet dişi ucundan kendini göstermiş :) Burnumda tütüyo kerata. 15-20 gündür görmüyorum. Burnumun dibinde şu keratayı mıncıklamaya gidemeyişimden varın siz hesaplayın yoğunluk katsayımı. Sevgiyle efendim. Hep bu resimdeki gibi gülmeli insan. Sevgiyle.

Haziran
03
2009
Çarşamba

21:14

Balinalar ve müzik…

O kadar balinalarla haşır neşirim ki bu aralar. Bir dostumun gönderdiği bu link çok iyi geldi. Bayılacağınızdan eminim. sevgiyle

http://www.optuswhalesong.com.au/

Haziran
03
2009
Çarşamba

13:53

Zul…

Geçen gece televizyonda bir Türk sanat musikisi performansına denk geldim. Çok iyi geldi. Tatlı tatlı dinlerken, çat diye elektrik gitti. Çalışmaya devam ettim ben de, fakat laptopun pili bitme noktasına geldi bu sefer de. Saat sabaha karşı 3-4. Uyumam söz konusu olamaz, çivi gibiyim. Bir tane fenerim var. Aldım onu, kafamı yasladığım yere koydum. Elime de küçük bir Kur’an’ım var, askerdeyken almıştım. Başladım fener ışığında okumaya. Derken O geldi. Sevinçten havalara sıçradım. Nicedir beklediğim, işin içinden bir türlü çıkamadığım, sitede de konusu geçmiş olan ZULKARNEYN bilgisi geldi. Hem de ne bilgi. Bir haftadır kağıda dök dök bitmiyor. Yerde ararken gökte bulmak buna diyorlar herhalde :) sevgiyle

Mayıs
29
2009
Cuma

23:13

Yeni versiyon…

Yeni versiyon çıkana kadar, eski versiyonun tekrar basılmamasına karar verdim dostlarım. 1 ay kadar piyasada kitap sıkıntısı yaşanabilecektir çünkü kitaplar hemen hemen tükenmiş durumda. Gemileri yaktık iyice. Daha iyi böyle. Ara ara, kitaba eklenenler konusunda bilgi vereceğim. Yer kaldığı ölçekte, ‘örtü’ gibi yazılar kitapta, yeni versiyonlarıyla yer alacaklar. Birçok kişiden sorular istemiştim. Soru-cevap konusu, benim kontrolümde yürümüyor. Yani, zihnim  içeride yer alan konubaşlıklarına hakim değil. Çok sürpriz konular, hiç düşünmediğim konular giriyor. 20-25 sayfa sadece Dona’nın anlatımıyla Cumhuriyet tarihi var… Bugün içinden geçmekte olduğumuz siyasi süreç konusunda müthiş rahatlattı beni. Bugün dedim ki, haldır haldır yazıyorum olmaz, oturup kendim okuyacağım tadını çıkaracağım biraz… Sonra da şöyle demek zorunda kaldım. Bunları okuyunca hazdan pelte gibi oluyorum. En iyisi ben yazmaya devam ediyim :)

Aklıma gelenlerden, Daha önce günlükte konusu geçmişti, kitapta Eşcinsellerle ilgili şok açıklamalar var. Öyle böyle değil. Kitabı okurken küçük dillerimizi bağlamamız gerekebilir. Bu yeni bilgilerde çok farklı bir zekâ katmanı var. Herkesin geçmiş 19 Mayısı kutlu olsun ben kaçtım :)

Mayıs
24
2009
Pazar

14:28

Müzik ve yazı…

Geçen defaki Tanrı’nın doğum günü sürecinde daha çok meditatif müzikler dinleyerek yazıyordum. Ya da bana nedense çocukluk hüznümü hatırlatan Joan Baez’in Diamonds and Rust’ı gibi parçalar yankılanıyordu kulaklığımda. Şimdi öyle değil. O kadar yüksek tempolu gidiyor ki herşey, bu sefer en sert gothic rock parçalar anca karşılıyor ruhumun ritmini…

Gece çalışırken kan ter içinde uyuyakalmışım. Balkonun kapısı da kedigiller yüzünden açık tabi. Üzerimde bir tshirt. Gece bir ayaz vurmuş üzerime. Titreme kriziyle uyandığımı hatırlıyorum. İnsanın zatüre olma sürecini birebir canlı yaşadım. Ciğerlerinin kasılması. Bitkinlik. Yükselen o soğuk ateş. Ne yaparsan yap diyet de biraz zayıf düşürüyor insanı. Neyse ki kıyısından döndüm. Zamanında uyanmışım. Bu arada Bahar sen uyurken parmakların tıkır tıkır yazmaya devam ediyor diyo, çok gülüyorum.

Ateşimin 38 küsürlerde gezinmesiyle kurtardım. Ateşimin yükseldiği gün en verimli yazma performansımı gerçekleşmesine de şaşırdım. Şeytan azapta gerek. Zaten sabaha karşı her türlü önleme karşın gözlerim kuruyup da yolda kaldığım anlarla ilgili bir çözüm ürettim. Kolumdaki bol miktar bulunan kol kıllarından bi tanesini bi çekiyorum… Faltaşı gibi açılıyo, gözlerden bilinç fışkırıyor yemin ederim. Üstüne azıcık da yaş süzülüyor, gözler gıcır gıcır oluyor. Süper oluyor. Kollarım epey epile olacak bu gidişle :) Neyse onu anlatıyordum. Ateşim yüksek, vücudum bitkin, koltukta yatarken bile yorulduğum bir andayım tam. İşte böyle bir anda bir başlıyor bilgiler akmaya… Fırlıyorum koltuktan. Nereye koşacağımı şaşırıyorum. Not mu alıyım, yazmaya mı başlıyım. Yok yok. Acele koyu bi kahve. Başağrım geçsin, yazmaya oturiim hemen. Hani dolu taneleri önce yavaş yavaş ve tek tek düşer ya. Ve sonra da patır patır her yerden ses gelmeye başlar ya. İşte heyecandan zıplaya zıplaya kahvenin demlenmesini beklerken, dolu yağmura dönüşmüş oluyor çoktan. Teslim olup koltuğa oturdun mu oh derin bir nefes… Nefeslenmelerin bittiyse başlayabilir miyiz artık diyen bir ses sonra da.

Ve sonra tarifsiz hisler silsilesi. Kulağımda yeni keşfettiğim Therion müzikleri… Bangır bangır. Bilgisayarın kulaklığa verdiği müzik seviyesiyle yetinecek durumda değilim. Ufacık tefecik bir de kulaklık amfim var. Yarısına kadar açtın mı kafandaki kulaklık hareket etmeye başlıyor. Şiddetli müzik hoşgeldin. Dolu bitip de ortalık sakinleyince okuyorum akan bilgileri … O zaman da başlıyorum mutluluktan dansetmeye. Off. Çok acayip şeyler oluyor diyorum. Kimse anlamıyor ki beni… Ooof of…

:)

sevgi ve şakayla karışık

Mayıs
24
2009
Pazar

09:30

Eğlence yaratıcılığın kızkardeşidir…

Benim kafam

Çekirdek yerken 

daha iyi çalışıyorsa bu, 

Çekirdeği

Şirket menfaatlerine

Hizmet eden bir

Demirbaş yapar.

Eğer, 

çalıştığın iş, 

yürüttüğün proje,

bulunduğun toplantı,

sana,

sıkıcı,

rutin,

heyecansız geliyorsa

Ve buna karşın

Sen hiçbirşey yapamıyorsan

Bil ki

sana büyü yapılmış!

Ağır ol,

işadamı-işkadını sansınlar büyüsü…

buRAK özDEMİR 2003
[Fazlaca resmi ve kısır geçen bir beyin fırtınasının, masanın ortasına dökülen bir kilo çekirdeğin sonrasında müthiş üretken bir toplantıya dönüşmesinden sonra çizittirildi.]

Mayıs
21
2009
Perşembe

14:19

Gri kedi yuvadan uçtu…

Mecaz anlamda değil. Balkondan bahçeye atlamak suretiyle özgürlüğü seçti. Şapka çıkardık biz de. Marti hikayesini de böylece hatırlamış oldum. Uçtu uçmasına da, gözü burada. Balkonun aşağısında uyuyor sürekli. Buraya bakıyor sürekli. Tamam da kendimi parçalatmaya pek niyetim yok bu sefer. Aşağıya burada alıştığı kedi kutusunu sarkıttım. Geldi geldi, benden günah gitti…

Görüşmeyeli yaz geldi. Çiçekler, kuşlar cıvıl cıvıl burada. Bizim apartmanın yıkılacağı söyleniyordu. Fakat iptal olmuş proje. En çok da buradaki ağaçlar için sevindik. Yaz gelince haliyle ben de masamı balkona kurdum. Ve gündüz de çalışabiliyorum artık. Cep matinelerinde bugünle birlikte son 4 gün. Üçüncü kuşağa bi sürpriz yapıp hepsini yeni versiyondan seçtim. Bi de matbaacılarla görüştüm. Yeni kitapla ilgili istediğim güzellikleri anlattım. Kitap görüntüsüyle de muhteşem ve benzersiz olacak. Kara kara düşünüyolar nasıl yapacaklarını. Düşünsünler bakalım, ben de yazmaya devam edeyim : )

Aklıma geldi birden… Yeni kitapta ‘büyü’yle ilgili dehşet verici bir bilgi var. Merak ettirmek gibi olmasın :)

sevgiyle

Mayıs
21
2009
Perşembe

03:28

Plaj Şemsiyesi Marti’nin Özgürlük Hikayesi…

Şimdi, size Maldiv’lerde dile dile yayılmış bir bir halk masalı anlatacağım. İlginçtir, Maldiv adaları diyince akla hep deniz, güneş ve kum gelir. Oysa, orada müthiş bir kültürel zenginlik vardır. Gidenler iyi bilir. Birazdan anlatacağım hikaye, ben anlatıyorum diye söylemiyorum müthiş bir hikaye. Bir kumsal masalı olmasına rağmen, dokunaklı bir mesajı var.

Efendim hikayemiz, Maldiv’in ünlü Rosemba kumsalında geçmekte. Dünyanın tek kaplıcalı kumsalı olan Rosemba,  insanların taptıkları bir ortamdır. Bir insan kendini kuma gömdüğünde, kumun altında kendisine masaj yapan doğal bir jakuzi bulduğunda tapmaz da ne yapar? 

İşte bu müthiş, daha doğrusu dışarıdan öyle görünen ortamda büyümüştür Marti. Bir plaj şemsiyesidir o. “Büyüme”sinden kasıt da, kumsal müşterilerinin onun boyunu bir uzatıp, bir kısaltmasıdır. Anlayacağınız, gerçekte ne uzayan ne de kısalan bir hayatı vardır plaj şemsiyesi Marti’nin. Doğma büyüme Maldiv’lidir ve cennet gibi bir ortamda cehennem hayatı sürmektedir. 

Mutsuz bir şemsiye çocuktur o. Tek ideali, tek rüyası gömüldüğü kumdan kurtulmak ve bir sörf yelkeni olmaktır. Yıllardır seyrettiği o denizin nerelere uzandığını o kadar merak ediyordur ki oysa… Özgür olmak. Tek isteği budur. Kavurucu Maldiv güneşinin altında kendisi sıcaktan erirken, aşağısında uzanan zengin kadınları soğutma görevini yerine getirmiştir hayatı boyunca. 

Hem mutsuz olduğu bir işi yapmakta hem de dimdik ayakta durmak zorundadır. Çünkü, gölgeliği biraz sarktığı anda, aşağıdakilerden biri onu yönetime şikayet edecek ve Marti’yi depoya kaldırtacaktır. Bu da sörf yelkeni olma hayalinin karanlığa gömülmesi demektir. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte kollarını uzatırcasına kasmaktadır kendini. Zavallı plaj şemsiyesi Marti. Özgürlük uğruna sabretmektedir o… 

Diğer plaj şemsiyeleri onunla bol miktarda dalga geçmekte ve onu deli etmek için ona martı demektedir. Masalımızın idealist kahramanı bu plaj şemsiyesi, bir gün özgürlüğe hayatında hiç olmadığı kadar yaklaşır. Ayağına pranga gibi vurulan su bidonuna benzer tüp, birgün sürtünme yüzünden delinir. Delinince damlata damlata su kaybetmeye başlar. 2 ay sürer içindeki suyun boşalması. Marti, kimsenin bu durumu farketmemesi ve tüpü değiştirmemesi için dualar etmektedir. Tüp boşalınca, prangalarından kurtulacak ve serbest kalacaktır zira. Hava karardığı anda, kendini Maldiv’in sert gece meltemine bırakacak ve denize açılacaktır. 

Herşey yolunda gitmektedir. Sonunda tüp boşalır, akşam olur ve sert rüzgar sahneye çıkar. Marti, denize doğru yaklaşır. Yavaş yavaş… Sessizce. Tıpkı bir sörf yelkeni gibi. Denize 3 metre yaklaşmıştır artık. Çığlık atmamak için kendini zor tutmaktadır. 

İşte tam o anda plaja, 120 kilo ağırlığında bir adam gelir. Şezlongunun üzerinde soğuk sandviçini unutmuştur. Marti’ye ilişir gözü. Durumu farkeder ve görevlilere ihbar eder hemen. İnsaniyet namına. Kumsal sorumlusu derhal gelir. Marti’yi boğazından tuttuğu gibi o karanlık şemsiye mezarlığına götürüp atar. Yıllarca orada kalır zavallı şemsiye. Birgün kumsala çıkacağının hayalini kurarak. O gün bir türlü gelmez. Maldivlerde müebbet hapis yatmaktadır artık o. Öldüğünden kimselerinin haberi bile olmamıştır…

[Kıssadan hisse: Tutsaklığın öyküsü, insanı etkiler, hüzünlendirir. 

Kendi özgürlüğünün yasını tutuyor olduğu için.

İnsan Marti’lerde kendisini görür.]

buRAK özDEMİR 2003

Mayıs
13
2009
Çarşamba

23:52

Yol haritası…

Selam sevgi yeniden… Sırra kadem basmak var ya. İşte ben sırra KADİM bastığım günlerdeyim. Herşey muhteşem gidiyor. Bazı şeyler netleşmeye başladı bugün itibariyle. Bir kaç konuyu birden aydınlatmak niyetindeyim. Öncelikle yeni kitabımızın çıkış tarihi belli oldu gibi. Bu ihtiyar gözlerim müsaade ettiği ölçüde. Tabi ilerledikçe şöyle bir ikilem ortaya çıkacak. Muazzam bilgiler açığa çıkıyor ve artık bunu bi yerde kesmek gerekecek. İşte bu kesme işaretine hazır mıyım değil miyim bilmiyorum. Çünkü gerçekten ama gerçekten herşey muhteşem ilerliyor. Bakalım belki beraber karar veririz çıkışına. Ya da belki sürpriz yaparım. Siteye girdiğiniz anda bir anda kitabın yeni yüzü sitede ailemizi karşılar. burası Tanrı’nın doğum gün-lüğü, burada herşey mümkün :)

Bu sessizlik sürecinde gazete ve televizyonlarımızdan pek çok davetler geldi. Gazetelerimizden bir tanesine söz verdim gibi oldu. Pek sevdiğimiz bir isim olduğu için ancak kitabın çıkışından sonrasına söz vererek çıkabildim işin içinden. 

Şu sessizliği yarmak fena fikir gibi de gelmedi açıkçası :) Gitmeden önce. Nereye gitmeden. Kitabı çıkardıktan sonra, fazla geciktirmeden Amerika’ya uzun soluklu bir seyahat gözüküyor. Ve evet. İngilizce Tanrı’nın doğum günü için. Gidelim, oranın havasını suyunu soluyalım. Orada yazalım İngilizce’sini. Ben oradayken Türkiyemiz de ancak silkinip şoku üstünden atmış olur :) 

Daha önce kitabı yazarken fosur fosur sigara içiyordum. Şimdi yeni dönemde, beynimin sigaradan duman çekip yazı yazma koşullanmasını ortadan kaldırdığım için çok memnunum. Daha önce bir de yazmaya başlamadan ananemin sokağındaki bakkala gider, cipsti çikolataydı gecelik deyim yerindeyse tıkınmalık şeyler alır, ne zaman kafam dursa böyle şeylerle kendimi ödüllendirirdim. 

Şu an ise aynı zamanda diyet yapıyorum :) Kilolarımı veriyorum, form tutuyorum bir yandan. Yürüyüşlere, piskiletlere devam. Bi de tennis oynuyorum evde. Oyuncağımızın adı Wii. 

Babaanemin amcasının Süleyman Nazif olduğunu söylemiştim daha önce. Süleyman Nazif’le ilgili çok ilginç şeyler hissediyorum. Üslubunu çok yakın hissediyorum kendime nedense. Geçen gün kitapları ne acaba diye bakarken bir kitabının adını gördüm, dondum kaldım. Sahaflardan bulup sipariş verdim. Adını söyleyince bana hak vereceksiniz. Hz. İsa’ya açık mektup…

İngilizce TDG konusunda da şöyle bir karar verdim. Bu kitabı Türkçeden ingilizceye çevirmekse, doğrudan İngilizce yeniden yazmak. Kendim. En doğrusu böyle olacak. Benim kafa biraz daha büyüyecek, öyle görünüyor. Ama olsun. Düşünüyorum da ben hayatım boyunca beynime hiç acımadım. Hep çok zorladım, çok yüklendim, yapamam gibi bi kelimeyi ilk defa burada bu şekilde sarfediyorum. Boş kaldıkça aynı anda iki şarkı dinleme egzersizi yapıyordum : ) Neyse lafı uzatmadan kitabımın başına döneyim. Hayırlısıyla. Kitabımızın çıkış tarihi yüksek olasılıkla HAZİRAN bu arada :) 

sevgiyle

Mayıs
03
2009
Pazar

01:10

Dünyanın en büyük kedileri… KASLANLAR…

İnanılmaz bir görüntü… Aslanlarla kaplanları çiftleştirmişler, Kaslan diye bir tür yaratmışlar. Liger İngilizcesi. Annesiyle babasının toplamında daha ağır oluyormuş yavrular büyüdüğünde. 450 kiloluk bir kedi… Duyunca çok ilgimi çekti paylaşayım istedim. Bu arada aslanlar ensesinden sevilince mırlar mı bilenimiz deneyimleyenimiz var mıdır acaba : ) sevgiyle

Kaslan

liger1 Dünyanın en büyük kedileri... KASLANLAR...

Nisan
23
2009
Perşembe

04:13

Cep matineleri başladı…

Kısmet 23 Nisan’aymış. 3. kuşak yayına yeni versiyonla başladık. Bu arada, mesaj alamayanlar önce ciyesem operatörünü arayıp telefonların şirket mesajlarına kapalı olmadığından emin olsunlar. Açıksa ve mesaj gelmediyse, doğumgünü kitapçısına bilgi. sevgiyle

Nisan
22
2009
Çarşamba

00:01

Cep Matineleri ve sipariş sistemi…

Sitede sipariş oluşturamayanlarımız olmuş. Aslında kolay fakat bununla ilgili bir bilgilendirme filmi yapacaktık, atladık. O nedennen. sipariş oluşturamayanlar siparis@buRAKozdemir.c… a mail atsın, kaç adet matine almak istediklerini bildirsinler. Bu maillere bakılarak, siparişler buradan oluşturulacak ve size maillenecek. Bu arada. Madden müsait olmayıp, cep matinelerine kayıt olmak isteyen sevgili dostlarım da sipariş versinler. No problem. Bütçemiz elverdiği ölçüde onları da yayına alalım. Bütçesi taa ne zaman elverip de halen bekleyen dostlarımdan da 1 gün daha rica ediyorum. Sevgiyle.

Nisan
20
2009
Pazartesi

23:09

Cep Matineleri…

Cep matineleri için 1 gün daha bekleyelim. Çünkü katılımlar halen devam etmekte. Site faal olmadığı için okuyucularımız yeni yeni haberdar oluyorlar. Başladıktan sonra yeni bir matine için en az 2 hafta beklemeleri gerekecek. O nedennen, dostlarımdan aldığım müsaadeyle rötar yaptık. Mesaj gönderimleri birazcık vakit aldığı için, araları 2 hafta kadar uzatmak durumunda kalıciiz. Kitap yazım süreci nedeniyle. Bu arada yüzde yüz otomatize sistemler mevcut. Sen hiçbirşey yapmıyorsun tık tık sistem yapıyor herşeyi. Hani böyle 85 bilmemkaça mesaj yolluyorsun, başlıyor herşey. İşte o sisteme geçişin fiyatını sordum. 10 bin urodan başlıyomuş fiyatlar, kampanya fiyatıymış bi de :) Mutluluklar diledim tabi. Ve bizim merdaneli sisteme döndüm koşa koşa :)

Nisan
20
2009
Pazartesi

22:35

Bahçedeki gri…

Yavaş adımlarla otoparka girdim. Arabanın sağ kapısını açtım ve oturdum. Yavaşça. Kapıyı kapatmadım. Hafif aralık bıraktım. Bir karış kadar. Sonra elimdeki ton balık konservesini açtım. Yavaşça. Kapının aralığından yere bıraktım. Yemeye geldiği sırada yakalayacağım ensesinden. Bahçedeki gri kediyi. Gözlerimi diktim, karşı taraftan hareket bekliyorum. Bir ağız şapırdatma sesi duydum. Bir baktım ki, ters taraftan gelmiş eşşekoğlu beşkulak. Ensesine yapıştım fakat elim kaydı. Tonbalığının yağının kayganlığını hesaba katmamışız. Plan çöktü. Arkasına bakmadan kaçtı gitti. 

Dünya güzeli bir yavru kedi var bizim bahçede. Dişi. Eli kulağında, başlar tecavüz girişimleri. Yavru dediğim 3-4 aylık. Acilen korumaya almak, sahiplenmek, sahiplendirmek lazım. Fakat bir türlü yakalayamıyorum. Bir de hayvana aşık oldum. Yazı yazarken camdan görüyorum, platoni oluştu. Sokaktaki beyaz kedimizin ezildiğini duyunca bastım düğmeye. Yakalıycam. Ne pahasına olursa olsun. Veterineri aradım. Kedi yakalama yöntemi var mı dedim. Yok, yakalayamazsın dedi. Yahu adamlar belgeselde timsah yakalıyolar. Ufacık bir velet kediyi yakalayamamak, kafamı da bozdu hani. Düşün taşın.

Bir sepet yaptım. Sallandırdım aşağıya. Doğru bildiğiniz içinde ton balığı var gene. Baktım bizimki çıktı piyasaya. Hemen bahçeye sallandırdım. Kendimi de sakladım balkona. Nefes bile almıyorum. İp oynuyor. Yaşasın. Kafamı bi kaldırdım ki, mahallenin bütün kedileri sepetin içinde, bir tek bu yok. Bu plan da olmadı. 

Gece yemek verirken arkadan yaklaştım. Tuttum fakat yağ gibi kaydı gitti. Arkasına bakmadan kaçtı. Yemeğini de yiyemedi benim yüzümden. Bunalıma girdim.

Ve geçen gün… Emir’den dönüyoruz. Bu sefer iki kişiyiz. Çocukların günlük istihkakını boşaltıyorum kenara. Hepsi toplandı. Bir baktım bu da geldi. Duvarın üstüne çıktı ve yemeye başladı. Bahar ön cephede. Bir yandan yiyor, bir yandan gözü onda. Ona göre pozisyon alıyor. Ve ben yaklaşıyorum arkadan. Direk gibi birşey var ve beni göremiyor. Direk bitiminde otların arasındayım. Komando komando… Neye uğradığını anlamadan arkadan ortaya çıktım ve yapıştım. Sarmaladım ve eve doğru koşmaya başladım. Fakat bu sırada hesapta olmayan birşey oldu ve sarmalama pozisyonu içinde sağ elimin başparmağı hayvanın ağzında kaldı… Bunlar yemek yerken, yedikleri etlerin ve kemiklerin neler hissettiğini yakından görme şansım oldu… Hatır hutur yiyor parmağımı. Oluk gibi kan akıyor. İnat değil mi. Bırakmak yok. Koşa koşa evden içeri girebildim. Yukarıda eski çalışma odasına girdim ve bıraktım. Korkunç sesler çıkartıyor bu arada. Sağ elim kullanılamaz hale gelmişti fakat yüzümde inanılmaz bir gülümseme vardı. 

Mutlu son… Zannettik. Nerde. 2 gün ne yemek yedi, ne su içti ne de uyudu o odada. Yaklaşmak istiyorsun saldırıyor. Fakat sokaklara ait bir hayvan değil. Hadi gayret olacak. Eldivenle yakaladım yemek yedirmek için. Başparmağı eldivenin içinden kaptırdık. Be-er-aş-pozitifler döküldü gene yere. 

Zorla yedi yemeğini. Evet. T. balığı. Ben aşağıda çalışıyorum Bahar uyurken yanına aldı. Sabaha karşı ağlaya ağlaya indi aşağıya. Sürekli hırlıyor, saldırıyor bana ben gidiyorum diyor. Nereye gidiyorsun? Ananeme gidiyor. Kaçıyor evden resmen :) Birazcık konuştuk. İkna oldu. Bu hayvanın bize çektirdiklerinin bir anlamı var. Onu yaşatmak için nefretini kazanmak zorundayız. Sen bırak ben şansımı deniyim dedim. Yanıma da sabahın o saati ayfonumu aldım. (Bu detaya dikkat).

Yakalayıp yemek yediricem. Ortalığı birbirine kattı. Kendimi gene kan revan içinde görünce, şalterler attı bende bu sefer. Dedim ki yanlış birşey yapıyorum. Özgür iradeyi hiçe saydım herhalde. Tamam seni sokağa bırakıcam. Yeter. Yakaladım enseden odanın kapısına doğru yöneldim. Götürücem bahçeye. Artık yeter. Hayvanı kaldırdığım sırada bir ses ayfonuma gelen maillere bakmamı söyledi. Bir elimde kedi. Diğer elimde alet. Bir mail. Konu başlığı ‘Doğumgünü Kediyeleri’. Unutmuşum. ‘Kediye’ ne demekti? Aha, bizim site. Paşa. Sahiplendirdiğimiz kedi. Nicedir haber gelmiyordu merak eder olmuştuk. Haberin böyle bir zamanlamada gelmesi çok ama çok ilginçti. Maili açtığımda öyle bir bakış attı ki bana Paşa fotoğrafın içinden. ‘Özgür irade diyorsun. Bak ama işte biz böyle mutlu oluyoruz bu işin sonunda.’ Bir de kardeş almışlar yanına. Tarçın’la Paşa’nın o sarmaş dolaş hallerini görünce ‘hiçbiryere gitmiyorsun’ dedim. Ellerimle yedirdim yemeğini. T.B. Sonra doktoru geldi ikinci defa.

Bahar’ın bana hırlıyor dediği şey, hayvanın ciğerleri ötüyor imiş… Çok üşütmüş sokakta, hastaymış meğer… Acısı varmış. Ondanmış tüm bu sıkıntılı hali. Antibiyotik iğneleri yapıldı. Bu bir keyiflenmeye başladı. Bahar’la sarmaş dolaşlardı az önce. Her ikisiyle de iftihar ettim.

Ben gene de yaklaşmıyorum, bana fena tepkili :) E malum, sokağın ortasında yapıştım hayvana. Bana kızmasın da kime kızsın. Ben hayatımda hiçbir zaman kişilerin beni  ne kadar sevdiğiyle ilgilendim. Ben onlara olmam gerektiği kadar faydalı olup olmadığma baktım hep. Faydalı oldum mu, tamamdır. O bunu anladı anlamadı, onunla ilgilenmedim. Kızmış ya da sevmiş önemli değil. Ben ne pahasına olursa olsun onun iyiliğini savundum ve bu yüzden kendimi daha bi sevdim. Önemli olan da bu zaten. Sonra ne olur? Sonra hep şu olur, hep şu olmuştur. Karşındaki 3 gün 5 gün 1 hafta 1 yıl belki de 5 yıl… Kişi eninde sonunda bu iyiliğin farkına varacak ve sarmalayacak seni. Senin bunu beklemeye sabrın var mı mesele bu. Sabrım var, hem de fazlasıyla. Neden çünkü çok fazla cephede savaşıyorum. Çok fazla kişiye iyilik sunuyorum. Kendimce. Bu demektir ki, her gün sunduklarının değerini farkedecek birileri çıkacak. Sarıcaksın, sarmalanacaksın. Kimin ne zaman geldiği ne farkeder. 

Evet efendim bahçedeki gri kedinin bize şu ana kadar yaşattıkları bunlar. Pamuk kıvamına geldiğinde yeni bir Doğumgünü Kediyesi olarak sunmayı düşünüyorum kendisini. Paylaşmayı başarabilirsem tabi… Bu arada sevindirici gelişme, bizim hırçın Tosun’un tekamül etmesi ve yeni kedinin Tosun’un neşesinden birşey götürmemesi. Tosun’la da gurur duyuyorum. Bu sefer Sıpa kıvranmaya başladı : ) O da gri ya. Belki de ondandır. Kedi milleti işte.

 Bu arada Amerikanya mesajından benim Amerika’ya gittiğim düşünülmüş. Mesaj bana ait değil efendim. Sevdiğimiz bir dostumuzun mesajı, oranın havasını solumamı sağladı, çok hoşuma gitti o yüzden koydum. Yoksa ben kiiim Amerika nereee. Evden dışarı çıktığım yok. Bir yandan Tanrı’nın doğum günü. Bir yandan Arapça. Ayetlerin direk Arapçası üzerinden çalışıyoruz. Muhteşem şeyler oluyor :) Arapçaya geçince ayetlerin içinden Tanrı’nın doğum günü fışkırmaya başladı. Kaplara doldurup paylaşabilmek dileği ve

imza Bahçedeki gri...

Nisan
18
2009
Cumartesi

09:30

Amerikanyadan…

Hayvanatlar alemi bizim burada da bayagi costu gidiyor… Hava isindi ve soguktan kacan hemen hemen butun kuslar dondu…Karincalar uyandi, tavsanlar hep burdaydi zaten ama karin altindaydilar, ciktilar simdi disari… Yurumeye gidince Ringo zip zip kovaliyor yaratiklari… Kurbagalarimiz aksam ustleri baslayip sabaha kadar suren sarkilarini calmaya basladilar… bu aksam uztu evin catisina bir Kanada Kaz’i kondu, bacadan daha buyuk…