Efendim madem bugün benim doğum günüm… Kendimle ilgili uzuuun bir paylaşım geliyor bugün. Hazır olun kafanızı pek bi ütüleyeceğim. sevgiyle / buRAK
Efendim madem bugün benim doğum günüm… Kendimle ilgili uzuuun bir paylaşım geliyor bugün. Hazır olun kafanızı pek bi ütüleyeceğim. sevgiyle / buRAK
Üzerimde müthiş bir ağırlık var ama bir yandan da hafifleyeceğimin müjdesini veriyor İstiklal Caddesi’nin en islek saatinde kacarcasina kendimi attiğim kitap evinin dingin havasi…Önce dikkatimi kapağı çekiyor,hediyeleri sevdiğimden belki:)Sonra Kitabın ADI!Ayaküstü şöyle bir arka kapağını okuyorum,sonra oturup karıştırmaya başlıyorum sayfalarını,Kur’andan bahsediyor…Pek canım çekmiyor Kur’anın ‘AĞIR’ havasını teneffüs etmek bu iç sıkıntılı halimle…Gidip yerine koyuyorum kitabı ve diğer kitaplara el atıyorum..1 hayır bu değil,2 hayır bu da değil,3 bu hiç değil.. Nerde bu bana iyi gelecek kitap?Elim tekrardan hediye paketli kitaba gidiyor.Var bunda bir iş!Biraz daha karıştırıyorum sayfalarını.Alsam mı almasam mı?Ve TANRI ‘AL’ diyor,alıyorum…Ve paketi kendinden,kendime BİR hediye alıp dönüyorum evime. Zihnim yine karmakarışık,öyle üzüntülü ve sıkıntılıyım ki az kaldı hayata küseceğim…Ne yapmalıyım,Nasıl yapmalıyım da kurtulmalıyım bu iç sıkıntısından TANRI’m duy beniii!!!Ve duyuyor…Kitabı elime tutuşturan TANRI ‘AÇ VE OKU’ diyor bu kez… Okumaya başlıyorum ve Zİhnimin kapıları açılmaya başlıyor.O mühürlü kapıları birileri tek tek açıyor…İçeri giren BENim…Sorularımın yanıtı senin zihnine sunulan,kağıda döktüklerin… Ben mucizelere inanırım, görebilenedir mucize…Köpeğimin bana bir kış günü ‘sokaktan’ gelmesi TANRI’nın mucizesi…Bu kitabı elime tutuşturması gibi…Şimdi bu mucizeyi sevdiğim,’sevmediğim’ herkesle paylaşıyorum.Onların da yaşamında yanıt bulması gereken soruları,çıkmalarını bütün kalbimle istediğim çıkmazları,değiştirmeleri gereken TANRI imajlari,acilen açılması gereken mühürlü kapıları var…Hem belki o kapıları açtıklarında severim ‘sevmediğim’ dediklerimi de:) Hani bir laf vardır ‘Allah’ın sopası yok’ diye.TANRI yarattığı ağacı yontup kendini yontamamışlara,yine kendinden yarattığı insanlar sayesinde sopa atar ve umulur ki anlarlar:) Ve bazı insanlar vardır TANRI’nın söylemek istediklerini söylemesi için gönüllendirdiği.O insanlar anlatır TANRI’nın anlatmaya çalıştıklarını…Hayatımda ‘kanallar’ sayesinde bana geleceğimi söyleyen insanlar var,ama ben kaderimi her yıl yenileme lüksümün olmasının sevincindeyim bu aralar… Çok ağır bir sınavdan epeyce yorgun çıktım bu yıl.Üstelik henüz 22 yıllıktım.Ama kazanımlarımı,tam da TANRI’mın istediği gibi gördüğümü söyleyince sen bana keyfime keyif kattın… İyi ki TANRI’mı bana anlattın sevgili TANRISAL:) Şimdi KADİR GECE’mi bekliyorum sabırsızlıkla..GÜZEL bir kader çizmek için TANRI’NIN RUHUNDAN ÜFLEDİĞİ ben TANRISAL’ına…
Bugünler benim için güzel sürprizlerin günü… Bizim sitenin istatistiklerini takip ettiğim bir panel var.
Çok hoşuma gidiyor, kaç kişi geldi kaç kişi gitti. Sitede neler yaptı… En zevkli kısmı ise coğrafya bilgileri. Dünya haritası çıkıyor. Dünyanın hangi ülkelerinden ziyaretçiler geliyor gidiyor, bunları harita üzerinden görebiliyorsun. Malezya’dan, Polonya’ya, Çin’den Kanada’ya, Amerika’dan Birleşik Arap Emirliklerine ülkelerden gelen ziyaretçi akınını görünce pek bi hoşuna gidiyor insanın. Amerika’ya tıkladığında, eyalet eyalet görebiliyorsun trafiği. Siteye gelen her 20 ziyaretçiden 1′inin Amerika’nın Delaware eyaletinden 1 diğerinin ise Californiya’dan olduğunu görüyorsun. Merak ediyorsun. Sitenin, coğrafya istatistikleri bana “Her nerede olursanız Allah sizi biraraya getirecektir”i hatırlatıyor…
Bugün birşey çıktı ortaya. Çok şaşırdım, harika bir sürpriz oldu. Bizim web master aylar yıllar evvel bir sistem kurmuştu, oradan takip ediyordum tüm bunları. Lakin…:) Benim takip ettiğim eski sitenin istatistikleriymiş efendim. Asıl sitenin, www.buRAKozdemir.org‘un değil… Bizim ziyaretçi sayımız benim zannettiğimin 3-4 katıymış meğerse. Dün gerçek rakamlarla yüzleşince ne kadar da kalabalık olduğumuzu farkettim. Şükürler olsun. Kişi sayısı olarak her ay 1.5 Şükrü Saraçoğlu stadı dolduruyormuşuz meğer. Çıplak kadın resmi olmayan bir site için olağanüstü rakamlar bunlar. Özünde bir kitabın sitesi olduğunu ve burada paylaştığımız şeylerin derinliğini düşünürsek… Çok çok iyi, şükürler olsun.
İlk sitemizi açtığımızda günde 5-10-20 kişiydik… Giriyordum bakıyordum bir kişi var sitede. Bir yazar, bir de okuyucu : ) Moralimi bozmadım hiç, o bir kişiye bin kişi ihtimamı gösterdim. Kafama takmadım.
Şimdi bir anda sayı bu kadar artınca, şok olmadım dersem yalan olur. Herşey planlandığı gibi yürüyor, şükürler olsun. Plana uymayan tek şey hızımız… Beklenenden, hayal edilenden çok hızlı gidiyoruz.
Bu sitenin benim evim haline dönüştüğünü farkettim. Sizler de benim aynı evi paylaştığım ev arkadaşlarımsınız . Asosyal bi hayat benimkisi malum, sürekli bilgisayar başında. Ve zaman zaman insanın canı gezmek isteyebiliyor. İki haftada bir bu dürtümüzü tatmin ediyoruz, yetiyor da artıyor. Herşeye karşın çok ama çok mutluyum. Alemlere aktığımız, vur patlasın çal oynasın zamanlarımın hepsinin toplamından da mutluyum.
Sitemizin kapısını herkese açtık. Hehe, dönem dönem çok tehdit aldığımız bile oldu. Siteye koymadım bunları, kimsenin asabını bozmak istemediğim için. İyi de yaptım. Şu anda onlar, pişmanlıklarını yaşamakla meşguller. Bizde kızmak diye bir duygu yok. Haberleri olsun, bizi anlayan herkesle hiçbirşey olmamışcasına kardeşiz.
Benim en eski sitemde, yeşil sitede sallanıp duran bir tablo vardı. Pek çoğumuzun sinirini bozmaya başlamıştı, bi türlü durduramadık senelerce sallandı orda : ) Orada benim resmimin olduğu o tabloya tıklayınca, bızzzt diye tablo aşağı kayıyor ve bir duvar kasası çıkıyordu. Kasaya tıklayınca? Hiçbirşey olmuyordu. Günlük olması gerekiyordu ama bi türlü elim yazmaya gitmiyordu. Nasıl yani? Ben mi? Herkesle hayatımı mı paylaşacağım? diyordum, eh hayatta büyük konuşmamalı insan : ) Paylaşmak hem de ne paylaşmak… İnsanın ailesiyle paylaşmadan önce durup düşüneceği şeyler, burada bir tık ötede… Kader işte…
Sınırsız şeffaflık ilkesi hepimizi çok rahatlattı. Tanrı’nın doğum gün-lüğü, Tanrı’nın doğum günü’nün önünü açtı. Benim hayatta en çok sevdiğim şey insanları şaşırtmaktır. Onlara güzel sürprizler sunmaktır. Askerdeyken çok sessizdim malum. Haftasonu çarşı iznine çıktığımda insanların benim için neler söylemekte olduğunu okuyordum. Tanrı’nın doğum günü’nün ilk çıktığı dönemde, İnternet sitelerinde benimle ilgili ortak kanaat benim emerikan acanı olduğumdu : ) İkinci bir kanaat ise buRAK özDEMİR diye birinin olmadığı, gerçek yazarın korktuğu için böyle bir kimlik uydurduğuydu. Korktuğum için sessiz olduğum da 3. kanaatti. Yaşadığımı bile söyleyememek sıkı bir sınavdı benim için. Lakin iradem çelik gibi oldu. Suçlamalara karşı soğukkanlı olmayı o günlerde öğrendim. Kalıcı bir refleks oldu, süper oldu.
Özgürlüğümü kazandığımda dünyalar benim olmuştu. Artık konuşabilecektim. Her Türk genci için askerlik gurur dolu fakat bir o kadar da zorlu günlerdir. Benim için biraz daha zorlu oldu. Koşullar açısından herşey yerindeydi. Bize iyi bakıyorlardı. En büyük sıkıntı, kalorifer dairesinin hemen yayında uyumamızdan kaynaklanıyordu. İçerisi hamam gibi oluyordu. Camı biraz açtığında içeriye keskin Ankara soğuğu doluveriyordu. Bir türlü ortasını bulamıyorduk. Kan ter içindesin ve keskin bir soğuk giydiğin giysinin üzerindeki teri soğuk bir aleve dönüştürüyor…
Bunun dışında fiziksel bir sıkıntımız yoktu. Hem silah arkadaşlarımdan, hem de komutanlarımdan çok büyük bir saygı ve sevgi gördüm. Komutanları ayırmam lazım. Onlar, benden çok Tanrı’nın doğum günü’ne saygı gösterdiler. Bir gecede okuyup bitirenler oldu. Gece nöbetçi olduklarında sabaha kadar Tanrı’nın doğum günü sohbetleri yapıyorduk. “Bu yol doğru bir yol” bunu onlardan duymak çok anlamlıydı. Genişletilmiş ikinci baskının çıkmasında bana gösterdikleri anlayışın, bana verdikleri desteğin önemi büyüktü. Fakat…
Tüm bunlara karşın ruhsal olarak çok ağır geçti benim askerliğim… Nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Acemi birliği özellikle. Dün bilgisayarımın başındaydım, Dona’nın sevgi dolu dünyasındaydım. Ertesi gün elimde üzerime zimmetli bir adet Kalaşnikof buluvermiştim… Eskiden silahlara meraklıydım, uzaktan da olsa. Fakat barış projesi Tanrı’nın doğum günü’nden sonra onun o metalsi soğukluğu, her dokunduğumda canımı yakıyordu. İnsanlığın bu soğuk metallere gerçekten ihtiyacının olması, canımı yakan diğer bir unsurdu.
Aslına bakarsanız bana vatani hizmet sürecinde Dona’nın nasıl bir senaryo hazırladığını çok merak ediyordum. Herzamanki gibi beni bana bırakmayacağından emindim. Komando olmak istiyorum’u tıklamıştım Tuzla’daki sınavda. Kısmet değilmiş. Yer konusu ayrı bir merak konusuydu benim için. Acaba o kutsal yemini nasıl bir yerde edecektim? Anlamlı biryer diliyordum. Sonucu internette okuyunca, Dona’yı bir defa daha takdir edecektim;
buRAK özDEMİR / janDHARMA / “ÇANAKKALE”
Çanakkale zaferi… Aynı zamanda tarihin en büyük savaşının; Truva destanının mekanında olacaktım. Ellerin dert görmesin Dona…
Çanakkale’de gösteri birliğine seçilmem unutulmaz bir mutluluktu. Gönüllü olmuştum çünkü, gösterinin yapılacağı tarih benim için çok anlamlıydı; 30 Ağustos… Gelgelelim çöl sıcaklarının altında, provalar öldürücü zorlukta geçiyordu. Bir de ben hareketleri tam olarak beceremiyordum. Haklı mazeretlerim vardı. Komutanın bundan haberi yoktu ve 15 dakkada bir enseme şaplağı yiyordum : ) En son dayanamadım, yanına gittim. Ve evet; “Bir durum arzedebilir miyim komutanım?” dedim;
- Komutanım farkındayım ben hareketleri tam yapamıyorum. Biraz zaman istiyorum sizden. Ben ortalamanın 12 yaş üstündeyim, 33 yaşındayım. Ve en önemlisi komutanım; Bende taban düşüklüğü var…
- Ne? Taban düşüklüğü varsa, sen bu hareketleri hiçbirşekilde yapamazsın… (Yanağımdan makas alarak) Gösteri birliğinden ayrıl sen.
- Hayır komutanım yapabilirim. Ben istedikten sonra herşeyi yapabilirim. Tek istediğim birkaç gün anlayış. (enseme vurma demek istiyorum : )
- Tamam hadi bakalım…
Ehem, 30 Ağustos geldiğinde beni gösteri birliğinin en önüne koymuşlardı. Sıfır hatanın dayanılmaz cazibesi : )
Bir başağın gözyaşlarına boğulduğu an : )
1.5 saat, elde tüfek, kaşını bile oynatmadan, başından akan terler gözünü yakar vaziyette, tören rahatta beklemenin ardından Çanakkale sokaklarında yürümeye başladık. En önde Hava Kuvvetleri, arkasında Deniz Kuvvetleri ve en arkada biz. Jandarmaaa, Jandarmaa…
Çanakkale halkı en çok bizi alkışlamıştı. Dedikleri doğruydu. …çik dendiğinde insanımız mavi yada beyazları değil, yeşil yeşil giyinenleri …çik olarak kabul ediyor ve bağrına basıyordu. Bir de en önden bu coşkuyu yaşamak. Ne mutluluktu ama… Üzüldüğüm tek nokta, toplum olarak bu bayramın kutlanması noktasında gördüğüm, coşku eksikliğiydi. Türk insanı, hayata küsmüş gibiydi. Çanakkale çok büyük bir zaferdi ve çok daha büyük bir kalabalığı hakediyordu…
Unutulmaz anlardan biri de rap rap yürüyüşünde, postallarımızı patlatıp, gırtlağımızı parçalarcasına bağırararak, Çanakkale şehitliğine çıktığımız gündü. O nasıl bir sesti… Tarifi yoktu. Duyargalarım, Çanakkale şehitliğinde çok mukaddes bir enerji almıştı. Gözler kan çanağı tabi… Turistler bile donakalmıştı. Japonların ellerinde dijital fotoğraf makinesiyle, hazırolda, şaşkın gözlerle ve en önemlisi kıpırdamadan durabildikleri yegane an, herhalde o andı.
Şehitlikte bizi bekleyen tabur komutanı… Ona doğru gelen bu azametli ses karşısında, sallandığını görmüştüm. Değişik bir enerji yaşamıştık o gün. Şükürler olsun… Sırf o anı yaşamak için bile tekrar gidebilirim askere.
Bir ay dolmuştu, yemin törenine gelmişti sıra. Tören sırasında, çaktırmadan yukarı bakıyordum. “Çok sıradan bir gün. Acemiliğe ilk teslim olduğum gün, meteor yağmuru olmuştu ama bu çok sıradan bir gün. Bişeyler yap. Hareket istiyorum, aksiyon istiyorum.”
O saniyede bir tane güvercin tüyü salına salına, burnumu teğet geçerek düşüvermişti önüme. Ben gene yukarı bakıyordum. Çaktırmadan tabi… “Bunu benim için gönderdiysen, bir tane daha gönder hemen…”
Bir güvercin tüyü daha. Salına salına, sakince…
…
Acaba acemi birliğinden sonra dağıtımım nereye çıkacaktı? Ben gene anlamlı biryer istiyordum…
“Anıtkabirin yanıbaşında olacaksın…”
Ellerin tekrar dert görmesin Dona…
Papa Anıtkabir’e geldiğinde, ben iki sokak ötedeydim : )
Saniye saniye saydığım günler geçmiş ve askerlikte şafak görünmüştü artık. O gün son günümdü… Bahar Ankara’ya gelmişti benimle dönmek için. Adet olduğu üzere, birliğin kapısında çantalarım tekmelenirken bi gözüm arkadaydı. Şimdi bu kapıdan çıkıp gidiyorum ama acaba biri omuzumdan tutup beni durduracak mı acaba diye : ) Trenle dönecektik Ankara’dan. Çok büyük bir hayaldi benim için askerden trenle dönmek. Çocukluk hayalimdi… Fakat kötü bir sürprizle karşılaşmıştık dönüş programını yaparken. Benim terhis olacağım saatten birkaç saat önce son bir tren vardı. Ondan sonra demiryolu hattı tamire girdiği için uzunca bir süre yataklı tren seyahati mümkün olamayacaktı. Bu kadar büyük bir hayali birkaç saatle kaçırıyordum ki, komutan bana izin vermişti. “Son tren”e yetişebilmiştim. Hayal gibiydi…
Sersem sersem dolaştığım birkaç haftadan sonra ilk işim, sitede emerikan acanı olmadığımı göstermek oldu : ) Planladığım sürprizimi yapabilirdim artık özgürdüm. Öyle bir kitap yazdı ki, kaçtı arazi oldu diyen dostların hayatlarında gördükleri en şeffaf insan modelini sunacaktım. Ruhumun merkezinde misafir edip, ağırlayacaktım Büyük bir sürpriz onları bekliyordu.
Kimse beni germeden, ben kalkmış ve kendi irademle çarmıha oturmuştum. Hayatlarında belki de hiç görmedikleri bir hızda tek tek cevaplıyordum mailleri. Sevgi dolu olanları da, nefretle coşmuş olanları da. Nefretliler kaçar olmuştu artık benden : ) Mail yetmez dedim. Cep telefonumu da koyacağım kitaba. Derdi olan 24 saat bulsun beni… Bilsin ki ben buradayım.
SMS alıp gönderdiğim mobil bir cihazım var. Onun numarasını koydurdum kitabın ikinci baskısına. Yayınevi şaşırmıştı, emin misin diye tekrar tekrar soruyordu. Kararlıyım diyordum. Yalnız bu sırada çok ilginç birşey oldu. Cep numaramın yer aldığı ikinci baskının piyasaya çıktığı gün, benim SİM kartım iptal edildi… Firma tarafından. Teknik bir durum olmuştu. Çok özür dileyip, yeni bir numara göndermişlerdi. İşi abarttığımı kabul ederek mesajı almıştım : )
Parmaklarım yettiği ölçüde şeffaflık dostlarımıza da çok büyük bir rahatlık sağladı. Bir düşünün evinize ne kadar kira verdiğinizi siz ve evsahibiniz dışında kaç kişi bilir? Benimkini bizim siteye giren herkes biliyor : ) Ve başka neleeer neleeer…
Dışarıdan bakıldığında, bu sitede, bu kitabın etrafında yaşadığımız duyguyu anlamak gerçekten de kolay birşey değil. Süeda sen yeni bilgisayarına kavuştuğunda, kendim yeni bilgisayarım olmuş gibi sevindim diyor. Şimdi bunu nasıl anlatırsın? Biz burada çok değişik şeyler yaşıyoruz dostlarım. Sen benim oğlumsun, ben seni kardeşim olarak biliyorum, bu cümleleri sevgi nedir bilmeyen dostlarımıza nasıl anlatabiliriz ki? Şimdi olmasa da birgün anlayacaklarından eminim.
Blog ve Tanrı’nın doğum günü kitabı birbirlerini tamamlıyorlar ve bunu bilmenizde yarar var. Kimi dostlarımızla yukarıda tarif ettiğim sınırsız sevgiyi paylaşabiliyoruz. Kimi dostlarımız ise -okumayanları değil kitabı okuyup kitaba inananları kastediyorum- bana karşı mesafeliler. Bunun çok iyi farkındayım. Bu dostlarımızı üç ayrı grupta görüyorum. Sevgisini belli edemeyenler : ), sessizce uzaktan izleyip, beni tanımaya çalışanlar. Başım üstünde. Üçüncü gruptaki dostlarımızın psikolojisi ise biraz değişik. Onlar, “Ben”i kabullenemiyorlar. Aramızda şakalaştığımız “bu kitabı yazan ben olmalıydım” konusunu birazcık abartıyor gibiler…
Elbette ki, kimseden bendenizle can ciğer, kuzu sarması olmasını beklememekteyiz : ) Buna ihtiyacımız da yok hakkımız da. Fakat bir gerçek var ki, onu asla gözardı edemeyiz. Benlik duygumuzun, sizinle benim aramıza girmesine sakın izin vermeyin. Biz, sen ve ben olarak ayrıldığımızda kitap eksik kalıyor. Yaprağı dalından kopardığımızda yeşil kalacağı zaman dilimi bellidir. Bizim yapmaya çalıştığımız ise rengarenk bir cennet bahçesi yaratmak. Bu yolda en büyük engeli, benlik duygumuzdan görüyoruz ve tanrısallığın önkoşulu benlik duygusundan arınmak bunu da çok iyi biliyoruz.
Beni kendinizden ayırmayın sevgili dostlarım.
Burada bana gösterilen sevgi gerçekte,
size gösterilen sevgidir.
Benim başarım, sizin başarınızdır.
İşte bu yüzden benim yeni bilgisayarım, aynı zamanda Süeda’nın bilgisayarıdır.
Bana verilen gerçekte size verilendir.
Farklı farklı insanlarla karşılaşıyorum. Birgün yemekli bir masada, birinin bana belirgin bir şekilde tavırlı olduğunu farkettim. O sırada arkadaşları onun adına söyledi, kitabı okuyormuş, kitaba da fazlasıyla inanıyormuş. Hatta arkadaşları bunu yüksek sesle dile getirdiğinde, hayır okumuyorum bile demişti dostumuz : ) Söylemek zorundayım, “Ben” ve “sen” ayrımına girdiğimiz noktada, bu kitaptan alacaklarımız sadece bir bilgi olarak kalmakta. Dostumuzun psikolojisi, arınmaya elverişli bir ruh hali değildi. Bunu, kendi iyiliği için söylüyorum. Ben aylar öncesinden, olumsuz herşeyi yüklenmeye zaten hazır ve gönüllüyüm. Fakat bu duruşta, bir yanlışlık var.
Benlik duygusu, beni ve kitabı ayrı olarak görmeye zorluyor bu dostlarımızı. Bu duyguya yenilmesinler,
bir selam çaksınlar bulundukları yerden bu siteye. Bu kadarcık… Ben de varım, buradayım. Hepsi bu. Herşey daha da hızlanacak. Rasgele bir isimle mail at. Bu güzel sesin bir parçası ol.
Bilsinler ki kitaptaki “Ben” mekanizması, buradaki ilk beni atlayarak çalışamıyor. Okumayanlar nasıl “ben”imle imtihan oluyorsa bu, okuyanlar için de geçerli. Şükürler olsun ki, çok büyük bir çoğunlukla sonsuz sevgide buluşuyoruz. Diğer dostlarımızla da buluşacağız.
Bilin ki ben, size yük olmamak için elimden geleni yapıyorum. Yapmam gereken fakat yapmadığım başka güzel şeyler varsa da bunları öneri değil emir telakki ederim, tüm kalbimle bunu bilmenizi isterim.
Sizden rica ediyorum. Tanrı’nın doğum günü coşkunuzu sınırlamayın. Doya doya yaşayın ve bilin ki o hepimizin kitabı. O hepimize verilmiş bir onur. Bir kişi için bu çok fazla, bu nişanı taşıyacaksak bunu hep birlikte taşıyacağız. Tepkilere karşı seve seve hedefim fakat bu işin onurunu taşıma yolunda beni yalnız bırakmayın. Sizden tek istediğim budur. Tanrı’nın doğum günü, ona inanan herkesindir.
Gerçekten de ben onun yazarı değil, ilk okuyucusuyum. Neden ben değil de sen? diyenlerimiz varsa ısrarla, onlara ancak şunu söyleyebilirim. Sen, ben değil gerçekte Biz olduğumuz bilinci… Bizi, ben ve sen olarak ayırmadığım için seçilmiş olabilirim. Bunun dışında belirgin bir meziyetim yoktur.
Küçük bir sınavım ben ve benden kimse zarar görmeyecektir buna herkesin huzurunda söz veririm.
Belki farketmişsinizdir. Ben lider değilim. Ben sadece bir öncüyüm. Sizin kendi liderliğinize vesile olmak adına buradayım. Bugüne kadar misyonumu, kitabımızın insanlar üzerindeki etkisini kullanarak kimsenin özgürlüğünü elinden almaya çalıştığım görülmüş müdür? Bilin ki bundan sonra da olmayacaktır.
Bazı dostlarımızın bir türlü aşamadığı, bana gelecekte gelebilecek paralar konusu… Herkes bilsin ki, bugün tanıdığınız buRAK’ı değiştirebilecek bir mevduat, dünyanın hiçbir bankasında yoktur. Dünyada beni sarhoş edebilecek bir iktidar alanı bir zafer de yoktur. Ben eğitimimi, hazırlığımı, kendi kabuğumdayken, daha sizin beni tanımadığınız günlerde tamamladım, huzurlarınıza öyle çıktım.
“İleride canavar olacak birini mi besliyoruz sevgimizle?” bir düşünce değil, sadece bir vesvesedir. Veren, vereceği onuru zaten vermiştir. Ebediyen doyurmuştur seni, hiçbir yiyeceğe karşı zaaf göstermemen için. Erdemlerini yerli yerine oturtmuş, sabit kılmıştır. Şu saatten sonra hiçbirşey değişmez. buRAK sözü…
Hepimizin malumu, kabul etmem birkaç yılımı alsa da bir elçilik durumu sözkonusu… Lider değil, sadece ve sadece öncü bir elçi… Kişinin içindeki elçiyi yetkilendirmek üzere görevli. Geçtiğimiz günlerde ilk defa bunu site üzerinde kendim de ikrar ettim. Bunu benim adıma o tarihten önce, ikrar eden dostlarımızın yorumlarını da bu yüzden sansürledim. O kelimeyle ilgili tabumu yenemediğim için. Bunun benim için ne kadar zor birşey olduğunu asla bilemezsiniz. Bir dolu insanın seninle sırf bundan ötürü dalga geçeceğini bile bile bunu kabul etmek, zor ama kaçınılmazdı. Kimi dostlarımız, bu kitabı okuyarak günaha mı giriyorum endişelerini, kitap ve site onları ne kadar rahatlatırsa rahatlatsın, aşamadı. Ne yaptıysak olmadı. Herşey çok mantıklı, inanıyorum ama çok korkuyorum. Mantık frekansından yaydığımız hiçbir esenlik bu dostlarımıza şifa olmadı. Korkuların mantığın değil duyguların konusu olduğunu gözardı ettik belki de. Mantıklı olan herşeyi kabul edemiyor insan. Bu noktada, bu samimi dostlarımızın bunu bilmeye hakları vardı ve bu yüzden dile getirildi bu konu.
Bana güvenebilirsin…
Bunu söylemek içindi. Kimseyi emir-komuta altına almak için değil. İnsanlar, elçiler hakkında o kadar korkutulmuşlar ki. Geldiği anda sana talimatlar verecek ve seni bir robot haline getirecek zannediyorsun. Hayır öyle değil. Bu, elçilerle mücadele yolunda karanlık dünyanın elçilere giydirdiği bir imajdan ibaret. Ona katılmanı engellemek için.
Gerçek bir elçinin verebileceği tek “emir”, kimseden emir almayın olabilir. Budur. Bunun ötesi yoktur. Dün de yoktur, bugün de yoktur, yarın da olmayacaktır. Her kim bunun aksini yaparsa, kendisine verilen görevi yanlış yapmış olur ve bunun bedeli de ona ödettirilir. Hem de en ağır bir biçimde.
Herkes bilsin ki, gerçekte benimle dalga geçenler, elçiliğimi uzak gören aslında kendi elçiliğini uzak gördüğü için söylemektedir bunu. Ben sadece Tanrı’nın doğum günü’nün pilot bir uygulamasıyım ve uğruna hayatımı koyduğum yol, bu pilot uygulamanın milyonlar, milyarları kapsamasıdır. Ancak buna vesile olusam, kendimi gerçekleştirmiş olurum.
Sitemiz, binlerce dostumuzun Tanrı’nın doğum günü’nü yaşama noktasında karşısına çıkan engelleri birer birer ortadan kaldırıyor. Şükürler olsun… O kadar güzel ki. Siteyi takip edemeyen dostlarım var. Onlar bana hep ulaşır ve senin için şöyle şöyle diyolar, bilgin olsun derler. O şöyle şöyleler bitmek bilmedi hepimizin malumu : ) O şeylerin sitedeki cevabını verdikçe, eski şöyle şöyleler asla bir daha gelmiyor. Hayatın içine karışıyor burada birinci elden paylaştığımız hakikat. Yeni yakıştırmalar üretmek zorunda bırakıyoruz onları. En son yeni bir bomba geldi kulağıma. Bu çocuk kesin Deccal diyenlerimiz varmış. Yeni trend buymuş : )
Bu dostlarımız, farkında olmadan aslında bana ne kadar büyük bir paye verdiklerinin farkında değiller… Lafın hakkını verelim öncelikle. Bu çok büyük bir değişim. Bu, bilinen, beklenen en büyük değişim. Bunun ayırdına varmış. Anlaşamadığımız tek nokta, bu dalga Yaradan’a karşı bir dalga mı yoksa bizzat onun yönettiği bir dalga mı? Benim patronum kimdir? Rahman mı? Yoksa şeytan mı? Sadece bu noktada uzlaşamamışız…
Eğer ben şeytana çalışıyorsam ve gerçekten de Deccalsem…
Nasıl bir Deccaldir ki bu insanlara, İslam benim dinim dedirtiyor…
Bu yolunu şaşırmış bir Deccal olmalı ki, insanların elinin binyıl sonra Kur’an’a yeniden uzanmasına vesile oluyor.
İnananlar, benim kitabımdır dediği için bağrına basıyor.
Ona inanmayanlar ise, onun söylediklerinin yanlış olduğunu ispat edebilmek için Kur’an’a sarılıyor.
Sevenleriyle, sevmeyenleriyle herkesin elinde bir nedenden Kur’an olmaya başlamış…
Bu kadar “müminin” başaramadığı şey, bir “kafire” kısmet olmuş.
Ve ben, şahıs olarak ben… Bu nasıl bir beyindir ki, onun önünde “Tanrı” bile duramıyor. Korunmuş kitap Kur’an’ı, bile tersine çevirebiliyor bu adam. Herkesin gözü önünde… Ulema, suspus olmuş, gıkı çıkmıyor, çıkamıyor.
Eğer gerçekten de Deccal’sem, ben derim ki böyle deccal dostlar başına…
Nerden başladık nereye geldik : ) Sizi bilmiyorum ama bunları yazmam, benim için muhteşem oldu. Yeni yaşıma zihin olarak büyük bir arınmayla girdim. Kafamdaki bu notlar, beni terk etti.
Ve de hatırlatırım bugün benim doğum günüm. Doğum günü çocuğuyum, istediğimi yazarım bugün : )
Endişeye mahal yok, bütün hayatımı anlatmayacağım toparlıyorum hemen :)
Hayatımda aldığım en güzel doğum günü hediyemi dostlarımla paylaşarak.
Tesadüf mekanizmasından ilginç bir kesit sunarak…
Yeniköy günlerimdeyim. Delirmek üzereyim. Kimseye anlatamadığım şeyler yaşıyorum. Çok büyük bir “halt” yiyeceğim belli, fakat bunun nasıl olabileceğine aklım bir türlü ermiyor. Ben kim, İslam kim? Ne anlarım ben bu işlerden travmam doruğa çıkmış. Meditasyonlar bitmiş. Elimde bir bombayla kalakalmışım. Şaşkın ve yapayalnızım…
Yeniköy sahilde yürüyoruz. Kızım Fıstıkla… O kadar yürekten bir isyanla doldum ki bir anda. Yukarı döndüm.
Allahım nolur dedim. Herşey kafamın içinde. Herşey sezgisel. Gerçeklikle bağım o kadar kesildi ki.
Bana söylediklerinle, gerçek hayat nasıl buluşacak benim kafam bunu almıyor. Delirmek üzereyim.
Herşey soyut, herşey sezgisel. Yalvarırım bana somut bir işaret gönder. Yolumu doğrula. Yalvarıyorum…
Başını çok ağrıtmış olmalıyım ki, 5-10 saniye sonra telefon çaldı…
Arayan kuzenimdi. Üzülerek düğünlerinin ertelendiğini bildiriyordu.
Üzüntüsünün gerekçesi, beni mutluluktan havaya uçurmaya yetiyordu;
“İşe bak, Miraç Kandili’ne düğün tarihi almışız…”
2005 yılıydı ve düğün günlerini benim doğum günüme almışlardı…
“buRAK”ın doğumuyla, Miraç Kandili aynı güne denk gelmişti…
…
Ez cümle… Kafanızı çok şişirdim. Bu evde, geçenlerde beni çok etkileyen birşeyle kapatalım bugünü…
Tosun isimli minyatür kaplan, ağzında kanat çırpan birşeyle balkondan içeri girdi.
Nurtopunu koltuğa atıp fırladım yerinden haliyle.
Yakaladım ve ağzından aldım o garip canlıyı.
Aldığım anda uçmaya başladı evin içinde.
Kuş büyüklüğünde ama kuş değil…
Helikopter böceğine benziyor ama ben hayatımda bu kadar büyük ve rengarenk olanını hiç görmemişim.
Eve peri girmiş gibi…
Periböceği koydum sonradan adını…
Hayatımda gördüğüm canlıların en güzeli…
Ama gelgelelim…
Dönüp dolaşıyor, kafamın üstüne konuyor…
İrkiliyorum…
Bir yanımla güzelliği karşısında eriyorum,
diğer yanımla da ürpermekten kendimi alamıyorum…
Bana birşey öğretmek için eve girdi o.
Öğretti ve gitti…
Hayatında gördüğün en güzel şey bile,
hiç beklemediğin bir anda ve beklemediğin bir şekilde gelince,
elinde değil irkiliyorsun…
Güzellik karşısında ürkebiliyor insanoğlu ve birazcık zamana ihtiyacı var.
Mesaj alındı, uçtu gitti periböceği…
Aşağıda resmi var…
Geçen gün dinlediğimde, Tanrı’nın doğum günü’nün “resmi şarkısı” olacak bir şarkı varsa o da budur dediğim
şarkıyla bitiriyorum “Bugün benim doğum günüm”ü…
Bütün dünya buna inansa,
Bir inansa,
Hayat bayram olsa,
İnsanlar elele tutuşsa,
Birlik olsa,
Uzansak sonsuza…
—
İyi ki varım,
İyi ki varsınız,
İyi ki biraradayız.
sevgiyle
buRAK
Sevgili buRAK, 24 Ağustos’ta doğmuş bir başak burcu olarak ve her şeyi ama her şeyi fazlaca sorgulamanın ne demek olduğunu nelere yol açtığını yaşamış, yaşamaya devam eden biri olarak söylüyorum kardeşim, öncelikle Allah kolaylıklar versin! Geçen sene Kasım ayında kitabını bana haber vermek için telefon açan arkadaşımın heyecanını farketmiştim ve kitabı kesin alıp okuyacağıma söz vermiştim. Ama gidemedim (Bodrum’da yaşıyorum)Bodrum’a inip kitapçıya bakamadım. Ne oldu hep aklımdaydı ve kesinlikle okunması gerektiğini biliyordum. Telefondaki ses bana “gidiyosun Tanrı’nın Doğum Günü’ni alıp okuyosun! Bu kadar! Git Al OKU!” demişti. Söyleyene değil söyletene bakmak lazım… tamam ama gidemedim işte peki ne oldu. Alışveriş yapmak için 2 günde bir gittiğimiz Tansaş’a girer girmez kitabı hediye paketi şeklinde tam karşımda gördüm. Sanki benim için oradaydı ve ışıl ışıl parlıyordu. Elime aldım yanımdakıları unuttum, onlar da beni umursamadı ve beni beklemeden geçip gittiler zaten. Elimde kitapla orada kalıverdim. Bana geldiğini çok iyi biliyordum ve heyecanlıydım. Arkasını çevirdim ve satırları teker teker mümkünse bir solukta okumaya başladım! Doğru bir şey olduğunda, “hakikati”söylediğimde (bir şekilde) veya bana söylendiğinde ( ne kadar inanılmaz olursa olsun) benim başım ve ensem omuzlarıma kadar kabarır ve karıncalanır. Bu hep böyle olmuştur ve oluyor da bazen zaman zaman. O zaman bilirim ki bu doğrudur hakikattir! İşte o an kitabın elimde arka sayfasını okuyorken başım-kafam-ensem ve bütüüüün bedenim kabardı, her yerim karıncalandı. Daha öncre bu kadar güçlü bir şey yaşamamıştım sanırım. Belki ykınından geçmiştir ama böylesi olmadı!!!!Elimde kitap koşarak dansederek (29 yaşındayım) reyonların arasından benimkileri buldum. Ve onlara anlatamayacığımdan emin olduğum duygularımı paylaşmak istememe rağmen işte dedim aradığım kitabı burda buldum süper bi kitap cidden her yerim karıncalandı bu acayip bir şey inanılmaz mutluyum! Hele ki büyük bir soruma cevap verecek bu kitap Bana Elif Lam MİM’in sırrını açıklayacak! Aman Tanrım Bana gülümsediler aa ne güzel dediler ve kağıt havlu reyonuna bakmaya devam ettiler. Gayet normal! Anormallik ben de…. Arabaya bindik eve dönerken içim içime sığmıuor ya hani bir an önce okumak istiyorum. Bir sayfa açtım kendimce o zamanlar kafamda bir tek soru var, cevabı O’ndan başka kimse de yok herkeste yorumları sadece… İşte cevap geldi. Tam da açtığım rasgele sayfada! Tamam dedim doğru yoldayız oh be! Başladım okumaya, işten kaytarıp okudum işlerimi çabuk çabuk bitirip okumak için zaman yarattım, arazi oldum vs…. Başak burcuydu kitabı yazan söylüyordu zaten kurgu olabileceğini hiç düşünmedim. Bilirim başak burcu olmak nasıl bir duygu… Hayatımda ilk defa bir kitabı okurken kim bu bunu yazan kim diye internette araştırma yaptım. Şaşırdım kaldım Allah Allah tipe bak popçu da olur savaşçı da tikky’de nasıl böyle bi tip yazar ki bu kitabı dedim… devam ettim. Yazara büyük hayranlık duymaya başladım ne yazacaktım ki “şaşkınım büyük hayranınızım” hayatta yapmadım böyle şeyler.. tabii tuttum kendimi! kitabı bitirdim hemen okumak istedim, çabuk bitti. Allah’ım dedim okurken… yanımdakiler “cıkcıkcık!” seslerimi duıydular “Oha!” lar söyledim arka arkaya.. Evet yaa dedim tabii ki OH bE!! Birlikte yaşıyoruz erkek arkadaşıma verdim ısrarla oku kafayı yiyceksin dedim. Şaşırmaz normalde sakindir, bilir mevzuları derinden yaşar, Gün ortasında okurken gördüm onu TDG elinde, yapmaz normalde… uyumadı geceleri uzun uzun okudu, huyu değildir aslında… Evet çok enteresan nasıl yazmış bu adam bunları değşik biri dedi. Demez kimseye:) Benim sorduğum soruları sormuş onlara cevaplar bulmuş dedi. Sevindim seni paylaştığımıza:) Yoksa ben mi büyüttüm acaba diye sorguluyordum tabii ki kendimi… Bana kitabı okumamı emreden arkadaşımla (Taylan)sayfalar ilerledikçe uzun telefon görüşmneleri yapıyoduk gerçi o da deliriyodu heyecanlanıyodu benim gibi… O yüzden dedim ki tamam yer yerinde oynayacak, gündemi TDG oluşturacak! olmadı… yeni yeni oluyo işte bişeyler… Siteye girip baktım ara ara.. gelişmeler olmuş izledim… kitabı kime tavsiye ettiysem şaşırdı bana teşekkür etti…vs… şimdi gelelim konuya.. bir başak burcuyum ben sorgularım yine de her şeyi… tam doğum günün ne zaman buRAK öz DEMİR…? ( bu arada isminin açılımı harika gerçekten) daha başka bişeyler daha sormak istiyorum senin hakkımda dona hakkında kitabın belli yerleri hakkında.. sorsam cevaplar mısın acaba? ama yavaş yavaş sindire sindire soracağım o kesin….:) Teşekkürler!!!!!!!!!!!!!!!!!! ve Doğum Günün Kutlu Olsun!
Harika mesajlar…
Siteye koyulamayacak kadar güzeller…
Bana özel…
Sağolun varolun sevgili dostlarım…
Yaşım artık İstanbul gibi 34 oldu…
Her 34 plaka gördüğümde sizi hatırlayacağım…
Sağolun varolun sevgili dostlarım…
yazdığımı siteden okuyunca daha da bir keyiflendim:) GÜNÜN KUTLU OLSUN!!! p.s-bu arada RAK’ın anlamını ben de yeni öğrenmiş bulunuyorum annem ArApça bilmesine rağmen o da söylememişti!belki dikkatini çekmiştir ama tersten okuyunca da KAR=beyaz:)
ah be güzel abim kitabın adının bu olması şart mıydı ? hiçbir günahları yokken milyonlarca dindar insan sırf ismi yüzünden bu kitaptan mahrum kalıcak. kitabın ismi kitabı sınırlı bir zümreye davet ediyor. sırf isim yüzünden günah olur diye bu kitaba dokunamayacak milyonlarca insan var. yanlış mı ?
Sur’a…

Sevgili buRAK, Ben “bugün benim doğum günüm” yazından sonra sana bir merhaba demek istedim, aynı zamanda da doğum gününü kutlamak… Şunu bil ki, kitabını büyük bir hayranlıkla okuyup bitiren, daha çok insana ulaşsın diye çabalayan, Tanrı’ya bu kitabı karşısına çıkardığı ve hayata bakış açısını değiştirdiği için sürekli şükreden, sana teşekkür borçlu olduğunu hisseden, ama eli klavyeye gidemeyen, (senin deyiminle sevgisini belli edemeyenler grubuna mensup :) ) pek çok insan var çevremde… Ben hem onlar, hem de kendi adıma sana teşekkür ederim. Tarif edilemeyecek şeyler yaşamama, hissetmeme sebep oldun. Sana gelen mesajların pek çoğu zaten benim de yaşadıklarıma benzer şeyler anlatıyor, bu yüzden aynı şeyleri yinelemiş olmak istemiyorum aslında… Kitabını birkaç hafta önce tamamladım ve geçtiğimiz Berat kandili 26 yıllık hayatımda en hissederek yaşadığım, en anlam dolu kandil oldu.Sadece bunun için bile ne kadar teşekkür etsem azdır… Yeni yazılarını, kitaplarını, mesajlarını her zaman dört gözle bekliyorum. Kendine çok iyi bak. Doğum günün kutlu olsun. Seda
Sadece isimleri yaziim toplu teşekkür ediim dedim, olacak gibi değil. Çok teşekkür ediyorum tekrar… Bir selam çakın biz buradayız diye yazdık ya, karşıdan bi ses hem de ne ses : ) Sağolun varolun.
Evet, kalabalıkmışız : )
Emine’nin gönderdiği pastaya bayıldım. Meyveliydi hem de. Benim çocukluğumda “doğum günü pastası dediğin çikolatalı olur” felsefesi hakimdi.
İşte bu yüzden;
- Doğum günü pastan nasıl olsun? Çiii..? dendiği anda bendeniz Meyveli! diye yerimden sıçramaktayım.
Bu arada bu pastaya en çok bizim hafiye Emine sevindi. İsim benzerliğinden : ) Napsam napsam diye düşünüyomuş. Ben yapmış kadar oldum dedi. Uyanık : ) Ben de düşünüyodum, sitede bi pasta kessek diye. Herhalde hayatımın en kalabalık doğum günü bu oldu. Geçen sene bugün Çanakkale’de Rizeli Fatih, Samsunlu Fatih ve Karagümrüklü Resul kardeşlerimle kutlamıştım, sürpriz partimi : ) Kantinden birer tane pasta almışlar (çikolatalı ama seçme şansı olmadığından), mum getirtmişler yanına da limonata… Da da da daa… Çok güzeldi. Akşamları uzanıp gökyüzünü seyrettiğimiz, benim Rasathane dediği mekanımızda kutlamıştık. Şimdi o tenha organizasyondan, bir senede bu yapıya geçiş hızlı oldu tabi. Ama süper oldu : )
Ha bu arada, akşam fiziksel pasta kesicez. Hava karardı mı evde yokum demektir bu.
Havam batmasın efendim : )
sevgiyle
buRAK
Yarın yazıcaktım ama duramadım. Janset göndermiş, başka dostlarımız da göndermişti. Avusturalya’daki hadise. Hani dağlarda saklanan şu hain adam var ya işte onu İsa olarak resmetmişler. Boynu bükük İsa ikonası gibi resmetmişler. Avustralya ayağa kalkmış. Janset ne düşüneceğimi bilemedim diyor, kararsız kalmış.
Ben söyliim efendim. Çok mutlu oldum. Hazret-i Muhammed’i, o katil adam olarak resmettiklerinde bu taraf neler hissetti, o taraflar biraz anlasın, empati yapsınlar bakalım. Biz yıllardır bu resme baktırılıyoruz. Birazcık da onlar baksın.
Ama İsa’ya haksızlık değil mi bu diye düşünenlerimiz olabilir. Hiç endişelenmesinler çünkü ikonalarda resmedilen o kişi İsa filan değil. O fantastik bir karakter. Peygamberlerin boynunun bükük olduğu nerede görülmüş?
Bunlar hiçbirşey değil. Çok büyük sürprizler bekliyor Batının dünyasını…
Kendi inançlarının kıyametini onlar da yaşamaya başladılar.
Hıristiyanlığın sembol ismi Rahibe Teresa’nın sözlerinin yarattığı şoku bi düşünsenize…
Bence bu hakkani sözlerinden dolayı, asıl şimdi Azize mertebesine yükseldi o…
Mezarından kaldırılıp getirildi sanki;
“İnancım nereye gitti? Ruhumun derinliklerinde tam bir boşluk ve karanlık var. Tanrım, eğer varsan beni affet… Bu derin Tanrı özlemim geri tepti. Artık inanç yok, coşku yok, aşk yok. Dua ederken dilim söylüyor ama yürekten konuşmuyor. Gülümseyişim aslında herşeyi örten bir maske. Kalbim Tanrı aşkıyla doluymuş gibi konuşuyorum… ‘Bu ne ikiyüzlülük’ dersiniz… Ben ne için çalışıyorum? Eğer Tanrı yoksa ruh da olamaz. Eğer ruh yoksa, ey İsa demek sen de doğru değilsin.” R. Teresa
ABD’nin İsrail’e kayıtsız şartsız verdiği diplomatik ve askeri desteği sorgulayan kitap, iki ülkede de tartışma yarattı. ABD’nin en etkili iki siyaset bilimi profesörünün yazdığı kitapta, İsrail’e desteğin stratejik nedenlerle açıklanamayacağı, Yahudi lobisi, Hıristiyan muhafazakarlar ve Neocon’ların bunda payı olduğu savunuluyor.
CHICAGO Üniversitesi profesörü John Mearsheimer ile Harvard’dan meslektaşı Stephen Walt’ın kaleme aldığı “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” adlı kitap, gelecek salı günü ABD’de piyayasa çıkacak. ABD’nin Ortadoğu politikasını eleştiren eser, daha raflara çıkmadan tartışma yarattı. Geçen yıl tartışma yaratan benzer içerikli bir makaledeki görüşlerin genişletildiği kitapta, İsrail’e verilen tam desteğin ABD çıkarlarıyla çeliştiği iddia ediliyor.
Yazarlara göre İsrail’e verilen desteği “stratejik ve ahlaki nedenlerle” açıklamak mümkün değil. Bu desteğin, Yahudi lobisi, fanatik Hıristiyanlar ve Siyonizme sempatiyle bakan yeni muhafazakarların baskıları sonucu geldiğini belirten yazarlar, sonuç olarak ABD’nin dengesiz bir Ortadoğu politikasına sahip olduğunu ifade ediyor. Bu politikanın da, Irak işgali ve İran ile Suriye’ye yönelik savaş tehditleriyle sonuçlandığı, son tahlilde tüm Batı dünyası için hassas bir güvenlik durumunun oluştuğu bildiriliyor.
“İsrail, birçoklarına göre ABD için stratejik bir değer değil. Soğuk Savaş sırasında öyle sayılabilirdi, ama giderek büyüyen bir engel haline geldi” diye yazan Mearsheimer ve Walt, İsrail’e Filistinlilere yönelik sert tavrı konusunda verilen koşulsuz desteğin dünya çapında Amerikan karşıtlığını desteklediğini, terör sorununu büyüttüğünü ve Avrupa, Asya ve Ortadoğu’daki diğer müttefiklerle ilişkileri bozduğunu belirtti. Yazarların önerisi, ABD’nin mevcut politikasını değiştirerek İsrail’e desteği “şartlı” hale getirmesi. / Hürriyet
Ne malum Dona’nın Cin olmadığı?
denmekteymiş efendim, köşede bucakta. Soru işaretiyle bittiği için soru kabul ettim.
Cinci hoca endüstrisi, kayıt dışı ekonominin görünmez işkollarından birisidir. Bu hocalar -ki Tanrı’nın doğum günü sürecinde hepsini cinler çarpacak tevbe için vakitleri bir hayli azaldı. Kum saati malum…- cinler üzerinden bir korku kültürü oluşturmaktalar. Tıpta latince karşılığı bulunan, bildiğimiz fiziksel rahatsızlıkları bile “cin çarpması” olarak adlandırmaktalar. Böyle sentetik bir dert oluşturmaktalar, ne için? Kendi yarattıkları sentetik devayı satıp, para kazanabilmek için.
Bu durum “cin” kavramını sosyal belleğimizde korkunç yaratıklar haline getirmekte. Hayır öyle değil. İyi cinler zaten çok samimi, vicdanlı kişilikler. Kötü bir insan ne kadar zararlıysa, kötü bir cin ondan daha zararlı değil. İnsan çarpmak? Meleklerin önünde secde ettiği mukaddes varlık insana, bir ateş varlığının hükmedebilmesi nasıl mümkün olabilir mi? Varlıkların kendi hiyerarşisine aykırı bir durum bu, herşeyden önce.
Cinler yeryüzünün iki yakasına da eşit miktarda dağılmışlar ama nedense bizim buralarda, Müslüman doğuda “daha çok görünmekteler”. Neden acaba : ) Bu, temelleri binyıl önceden atılmış bir endüstri. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’e büyü yapıldığı söylentisini hadisleştirerek, İslam aleminde kendilerine yer buldu bu insanlar.
Sen yüzlerce Meleğin kurduğu barikatı yaracak ve ona büyü yapacaksın öyle mi?
Şaka gibi ama gerçek olarak yaşandı binyıl boyunca.
Müslüman alimler, Peygamberimize atılan bu iftirayı iptal edemedikleri için bu işler bu noktaya kadar vardı. Neden edemediler? Çünkü yüzlerce yıl öncesinden nakledilmiş “hadisler” vardı…
Hz. Muhammed’e bile büyünün “yapılabildiği” bir dünyada bu hoca tayfasına düşen;
Gel vatandaş gel demekten başka birşey değildi.
Geçenlerde bu cincilerden bir tanesini izledim televizyonda. “Hadis” nakletmekteler kendileri. Peygamberimiz fellik fellik rüyasını yorumlatacak birilerini arıyormuş. Bak sen…
Sen hangi farkındalıkla onun frekansına girecek ve Cebrail’in “içinden çıkamadığı işleri” açığa kavuşturacaksın?
Şaka gibiydi, stüdyodaki kimse gülmüyordu, ciddi ciddi dinliyorlardı.
Biliyorsunuz insanlar Kur’an’ı da cinlerin getirdiğini söylemişlerdi o zamanlarda. Kur’an’ın açıklayıcısı olan kitaba da bu yakıştırmayı yapmaları sürpriz değildi. Hatta geç bile kaldılar. Bütün kadim bilgilendirmeler için aynı şey söylenegelmiştir.
Hal böyle olunca, bu endüstri, Müslüman bilinçaltına bu saçmasapan düşünceleri yerleştirdikçe, cinler biz insanların gözünde büyütüldü büyütüldü ve her taşın altında cinlerin parmağı arandı durdu yüzyıllarca.
Artık iş Dona’nın cin olma ihtimaline kadar dayandı.
Sahi, onları yaratan onlar için ne demişti Kur’an’da?
Cinler gaybı bilmezler…
Bu ne demektir peki?
Filozof cin yoktur…
Kur’an, önce insanlığa gönderilmiş, cinler gayba dair bilgileri insanlar üzerinden öğrenmiştir.
Varlıkların hiyerarşisinde, insanların cinlerden öğrenmesi yoktur. Tam tersine, cinler insanlardan öğrenirler.
Onların bilip de bizim bilemediğimiz şey, onların fiziksel bedenlerinin olmaması ve bu nedenle mekan- mesafe tanımadan yolculuk yapabilmelerinden kaynaklanır. Başka fiziksel mekanlarla ilgili somut bilgiler verebilmeleridir. Evet, kim, nerede, ne yapıyor şu an gibi bilgiler cinlerden alınabilir. Buna bilgi denirse tabi.
Varoluş, kıyamet, yeniden diriliş, ayetler, kriptolar özetle gayba dair bilgiler insanlardan cinlere geçer.
Tanrı bunu böyle söylemiştir. Aksini iddia edenler, cinleri tarafından kafalanmış dostlarımızdır.
Pekiii benim cinlerle maceralarım oldu mu?
Evet oldu.
Kendilerini gördüm mü?
Evet efendim.
Hem de yüzlerce…
Hatta flaş bir bilgi, Tanrı’nın doğum günü’nü sizden önce onlar dinlediler. Bunu söyleyebilirim : )
Yalnız onların duyması bizimkinden biraz farklı. Onlar, düşüncenin yaydığı frekanstan duyabiliyorlar. Geldiler efendim, oturdular, dinlediler ve gittiler.
Söylemem lazım, hepsi çok şeker tiplerdi. Yüzleri insan gibiydi tek fark, yüzlerindeki açıların farkıydı. İki göz arasındaki mesafenin çok uzun olması gibi. Yüzlerinden okuyabildiğim, bizim de yaşadığımız bu “çırpına çırpına varolma” derdinden onların da muzdarip olduklarıydı. En bilge olanlarının bile hüzün gördüm gözlerinde. Değil adam çarpmak, kollarını kaldıracak halleri bile yoktu.
Sen buna dert mi diyorsun? Şu 80 kiloyu taşı sabah-akşam, ondan sonra yat kalk haline şükret… Demedim tabi : )
Ve gene Dona’dan biliyorum ki, onlar da kendi dünyalarında Tanrı’nın doğum günü penceresini yaygınlaştırmakla meşguller şu an. Bizimki gibi tatlı bir telaş yani. Açın pencereleri, bütün cinler duysun durumu : )
Bu vesileyle paylaşmış olalım efendim.
Ailemizde onlar da var, gerçekten kalabalığız yani : )
Onlardan destek alıyor muyuz?
Bilgimiz dahilinde birşey yok ama ileride neden olmasın.
Cinler alemine bakışımız budur dostlarım. Onlardan hiçbirşekilde korkmayın. Fazladan anlamlar yüklemeyin onlara. Bilin ki, cinleri korku unsuru haline getiren şer cephesinin amacı, insanın mukaddes varlığını ve bu varlığının güç yetirebileceği şeyleri ikinci plana atmaktı.
Mümkündür, bir gün karşılaşırsanız ve korkarsanız Arapça ayet okuyun, hiçbirşey yapamazsanız Allah diyin ödleri kopar hemen giderler. Kötü olanlarından bahsediyorum. İyi olanları zaten izin isterler yakınınızda olmak için. Kişilerin özel alanına sonsuz saygıları vardır.
Bu arada söylediklerimizin bir sağlaması olsun.
Bütüüün cinci hocalarımıza bir çağrıda bulunalım buradan.
Onlarla haşir neşir dostlarımıza da…
Bütüüün cinlerini salsınlar üstüme, göndersinler buraya.
Hadi bakalım çarpsınlar beni.
Dört gözle bekliyorum efendim.
Not: Çarpılırsam haber veririm : )
sevgiyle
buRAK
Mektuplarımı okuyorum efendim şu an. Sevgiyle / buRAK
Muhteşem bir kitap.Şimdiye kadar okuduğum kitaplardan böyle farklı bir duygu içerisine girdiğimi hatırlamıyorum. İşte dedim hayata bakış bu.İsminizde ve soyisminizde baştan iki harfleri ayırınca bu öz çıkıyor. Kitabın içeriği ile bütünleşmiş yolunuz açık olsun.
Merhaba… “Tanrı’nın Dogum Günü”… YouTube’de “Tanrı’nın Doğum Günü” ismiyle bir görüntü gördüm. Acaba hangi dengesiz gönderdi, neler var derken… Karşıma Kadir Gecesi’yle ilgili yazılar çıktı. Kuran’dan ayetler vardı. buRAKozdemir.com ismini görünce bu siteye de girdim. Yorumları okudum. Bir yorumcunun da başta benim gibi düşünerek bu kitabı garipsediğini sonra okudukça çok güzel bir kitap olduğunu ve Kuran-ı Kerim’i anlattığı yorumunu yaptığını okuyunca size yazmaya ve sipariş vermeye karar verdim. Saygılarımla…
O kadar uzun süredir, neden bir çok kişiden farklı hissettiğimi ve düşündüğümü ve hayatı böylesine sorguladığımı araştırıp tüm kalbimle dua ederken cevaplar ara ara bir kişinin ağzından ya da okuduğum bir kitabın satırlarından geliyordu.Oysa şimdi sorularımın yanıtları bir arada ve bütünlük içinde,ikinci defa bitirmek üzere olduğum TDG’nın içinde.Şükürler olsun Dona.Teşekkürler buRAK özDEMİR.,
Tatile çıkmama 2 gün vardı,son hazırlıklarımı bitirmiş, okumak istediğim kitapları da belirlemiştim…başka var mıydı?birden şimşek çaktı..Kur’an..hala orada okunmamış bekliyordu.Birkaç denemem başarısızlıkla sonuçlanmıştı.Kafamda onlarca çelişki! Bu sefer anlar mıyım,okumam lazım,anlamam gerek,ama yine olmazsa..derdim herşeyin nedenini ,niçinini bilmek…çoğu yerde yorum bile yapamamak canımı sıkıyor.Ama hiç okumamak,hele bir tartışma sırasında ‘sen Kur’an’ı okudun mu sanki karşımızda konuşuyorsun?’sorusuna sessiz kalmak daha çok canımı sıkıyor. Aklımda bunlar uçuşurken,birkaç saat sonra,bir arkadaşım aradı ve ‘hemen TDG yi alıyorsun ve akşam okumaya başlıyorsun’dedi.Hemen aldım ama tatile çıkınca okumaya başladım…sonrası..sen 12 saat yol git, özenerek terlik,bikini,havlu al, 3 gün denize girememek bir yana, denizi bile göreme…yıllardır merak ettiğim soruların cevapları elimdeyken denize girmek ne manasız olurdu! Ve sonrasında herkesin yaşadıkları…çevreye önermek,inanılmaz bir duygusallık ,mutluluk vs…Ancak şuna inanıyorum ki ARAYAN BULUYOR.Farkında olarak veya olmayarak, birşeyleri eksik hissedip tamamlamak arzusunda olan,arayan herkes TDG yi bulup, Kur’an’ı okuyup anlayacak. Bu arada buRAK doğum günün kutlu olsun :) Aslında hepimizin doğum günü kutlu olsun… Sevgiler
Günnur’cum, cin yazısında bahsedilen dedikodu odağı sen değilsin. Seninki herkesin, aklına gelebilecek anlık bir şüpheydi, yargı değildi. Aşkolsun diyorum. Alınganlık yapmayalııımm : ) sevgiyle / buRAK
Merhaba buRAK’cım,doğum günün kutlu olsun canım kardeşim.Ben biliyosun kitabinin ve sitenin ilk mudavimlerindenim,kilitle ilgiliydi hatta ilk sorum ordan ne gibi bir kayıt bulacağımı merak etmiştim:)) merak işte..sanırım senin ayırdığın gruplardan ikinciye giriyorum ben çok fazla yorum ve soru yok,ama siteye günde kaç kez girdiğimi bilmiyorum,gözümü açtığımda yüzümü yıkar yıkamaz pc açılıyor ve neler yazılmış okunuyor (eğer yeni bişey yoksa hafiften kızılıyor::))))))niye bu gün geç kalmışlar diye..
Bir dostumuzun yazdığı gibi içimden geçenler, sorularım hatta yorumlarım çok sesli bir koro gibi öyle güzel seslendiriliyor ki
bana sadece okumak kalıyor..yalnız sana yazmak isteyipde yazamadığım çok etkilendiğim bir olayı yazıcam bugün.Bir akşam (kaçıncı okumam artık hesabını tutmadığım için bilmiyorum)yineTDGem elimde okuyorum bir yerde kendimle ilgili bir yerde takıldım tam cevap veremiyorum,kitaptaki açılım tam bana yetmiyor.neyse dedim ben sorumu sordum cevabım bi şekilde gelicek. O gece rüyamda bilgisayar başındayım ben sorumu yazıyorum bana cevap geliyor, inanamıyorum DONA bana yazıyor diyorum sonra yazan sen oluyosun ve benim sorularıma tak tak cevaplar geliyor..uyandım, sabah ezanları okunuyor ne hale geldiğimi sanırım anlatmama gerek yok..İşte böyle buRAK’cım ne kadar az yazsam da benim için sen ve diğerleri görünmeyen ailem oldunuz siteye girmediğim gün(ki bu çooooook nadirdir)kendimi o gün eksik hissediyorum sanki diğer yarımla ayrı kalmışım gibi…
Herkesi çok çok seviyorum. Ama en çok da Başağı seviyorum. İtiraf…
Bigün ikna edicem onu, kendi hikayesini yazması için.
Dün yüzyüze tanıdım onu…
Çok hastalık, çok sıkıntı duydum…
Başağınki gibisini ne duydum ne gördüm…
Nefes alması, başlı başına bir kahramanlık Başak kardeşimin…
Bu kadar tarifsiz sıkıntının ortasında,
Bu denli sevgi dolu bir yürek…
Görmeden yaptığım tespitimde yanılmamışım.
Ermiş o…
Ermiş kere ermiş…
Yaratıcılığı öldürmenin yolları
Hepimiz yaratıcı insanlar olarak doğarız. Ancak, hepimiz yaratıcı insanlar olarak ölmeyiz. Seçimlerimizle bu yanımızı ya öldürür ya da yaşatırız. İçinde yaşadığımız başımıza icat çıkarma ülkesinde yaratıcılığı öldürmekten daha kolay hiçbir şey yoktur. Yeter ki siz isteyin!
Monotonluk iksirinden içmek
Herhalde insanlık tarihinin en çok bilinen uyku ilacı, gözünün önüne çitin üstünden atlayan koyunları getirmek ve onları saymaktır. 50 tane koyun sayarız, hepsi birbirinin tıpatıp benzeridir ve aynı şeyi yapmaktadır. 60 olur, 70 olur, 80 olur. Sahne hep aynıdır. Biz de “Ulan say say nereye kadar? 150 tane sayacağım da ne olacak? Altı üstü koyun işte! Yatıp uyuyim bari sinirlerim fazla bozulmadan…” der ve uyuruz…
Bu uyku ilacının kerameti, koyundan ileri gelmez. Hızla uykuya dalışımızın sebebi monotonluktur. Monotonluk, gerçek bir uyku iksiridir. Dilerseniz bir gece tam tersini deneyin. Çitin üzerinden atlayan bambaşka hayvanlar hayal edin! Bakın bakalım uyuyabiliyor musunuz… Çitin üstünden atlayan bir iguana düşünün örneğin. Sonra sıra bir maymuna gelsin. Maymun kendini çite dolasın ve çitin etrafında turlar atarak işi şamataya döksün. Sırada bekleyen aslanın öfkeli kükreyişiyle ortadan kaybolsun. Aslandan sonra çitin üstünden bir yunus balığı atlasın… Farklı farklı hayvanlar hayal ettiğinizde kolay kolay uyuyamazsınız. Hep aynı hayvanları düşünürseniz mışıl mışıl uyursunuz. Hayvanın modeli farketmez. Maharet koyunlarda değildir. Çitten atlayanlar birbirinin aynı olan bir fil sürüsü bile olsa gene uyursunuz. Çünkü, aynı şeyleri görmek insanı her zaman uyutur.
Uzun yolda otomobil kullanırken ne zaman ki önümüzden akıp giden görüntüler birbirinin aynı olmaya başlar, işte o zaman uykumuz gelir bizim. Oysa, yolda başka bir arabayla kapıştığımız zaman bilinç fışkırır gözlerimizden. Yanlış anlaşılmasın. Yollarda yarışmanızı önermiyorum kesinlikle. Görmenizi istediğim şey, heyecanın üretkenliğinizde ne kadar önemli bir yerinin olduğu. Heyecan, yaratıcı beyinlerin açma kapama düğmesidir. Ona sırtını dönen, karşısında monotonluk iksirini bulur. Ondan içenlerin zihninin yönetimine otomatik pilot geçer. Otomatik pilot da insanı düz bir mantıkla yönetir. Otur, kalk, telefon et, toplantıya git, not al der. Hepsi o kadar.
Size, gün içinde farkında olarak yada olmayarak bu monotonluk iksirinden aldığınız yudumları şöyle bir düşünmenizi öneririm. Beyninizin sağ tarafını kilitleyen, sizi ayakta uyutan, günlerinizi bir hafta sonra hatırlayamayacağınız sıradan günler haline getiren o şeyleri bir düşünün. Sonra da o şeyler nelerse artık, onları evire çevire bir güzel pataklayın. Demek benim yaratıcılığımın katili sensin! Eh sana eh sana diye diye…
Sonra da tam tersi, bir yerlerde bir şekilde sizi heyecanlandıran, size adrenalin sunan şeyleri gözünüzün önüne getirin. Öpücük yağmuruna tutun onları. En sevdiğiniz oyuncaklarınızı paylaşın onlarla. Çünkü, adrenalinin girmediği eve hayal gücü girmez!
Yaratmanın toplumsal bir sorumluluk olduğunu unutmak…
Medeniyet, yeniliklerle yuvarlanarak büyüyen bir çığ olmasına rağmen toplumlar bireylerinin yaratıcılığını öldürmek için elinden gelen herşeyi yapar. Bu çelişkiye dikkat etmekte büyük fayda vardır. Western filmlerinde yabancılar sevilmezdi. Bizim kasabamızda da yaratıcı tipler pek sevilmez. Yiğidi önce öldürür, sonra da utanmadan hakkını verirler. Mucitleri canından bezdirir, bir yandan da icatları tepe tepe kullanırlar. Ürünlere tapar, yaratıcılarını ise topa tutarlar. Yaratıcılığı katletmek için bütün imkânlar emre amadedir burada. Bu arada sakın moralinizi bozmayın. Eğer, sizi yıkamayacaklarını anlarlarsa size müthiş değer vermeye başlarlar.
İçinde yaşadığımız toplum ne derse desin. Faydalı ve yeni birşeyler yaratmak bizim en büyük toplumsal sorumluluğumuzdur. Kimsenin sizin yaratacağınız değerleri öldürmeye hakkı olmadığı gibi sizin kendinizin de böyle bir hakkınız yok. Bunu unutmayın.
Dertleri mazeret haline getirmek
Yıllar önce, çok meşhur bir Türk yazarla ilgili bir eleştiri okumuştum bir dergide. Yazarın eleştirildiği nokta dert sahibi olmadan amaç sahibi olmasıydı. Bu ifade beni çok etkilemişti. Kendine bir konuyu dert edinmenin aslında, insanı başarıya götürebilecek çok önemli bir kapı olduğunu düşünmüştüm. Derdi, mazerete dönüştürdüğünüz zaman, o kapı yüzünüze kapanıyordu.
Önceki hafta, biliyorsunuz Aşık Veysel’in 31. ölüm yıldönümüydü.
Güzelliğin on para etmez,
Bu bendeki aşk olmasa…
Bu olağanüstü sözlerin ozanı, bundan 31 yıl önce öldü. Unutmayın ki, aşkı bu kadar güzel ifade edebilmenin yolunu bulan insanın da bunları yazamamak noktasında çok mazereti vardı. 7 yaşından ölümüne kadar kördü. Aşkı bu kadar güzel ifade etmenin yolunu bulan insan, aşık olduğu insanı hiçbir zaman görememişti. Okuma-yazma bilmiyordu ama bu sözleri ve melodilerini yaratmanın yolunu gene de buldu. “Şu gözlerim bir görseydi, okuma yazma bilseydim neler yazardım neler…” demedi. Yazdı, çaldı ve söyledi. Derdini mazerete değil, çıkış yoluna dönüştürdü.
Ona “Veysel bey TRT sanatçıları sazı sizin gibi çalmıyorlar. Sizin sol eliniz hep aynı yerde duruyor. Elinizi sazın sapı üzerinde hiç gezdirmiyorsunuz” dediklerinde “Onlar arıyorlar, ben çoktan buldum” diyecek kadar özgüveni yerindeydi.
Sonrası malum, kendisi dünya çapında bir insan oldu. Aşık Veysel oldu. 31 sene önce o gün ölmüş ölen binlerin içinden belki de sadece o anıldı önceki hafta.
Evrenin sınırlarıyla ilgili insanlığa en sağlam fikirleri kimin sunduğunu da hatırlayalım dilerseniz. Bu fikirleri bize, sadece gözlerini hareket ettirebilen ve göz hareketlerini yazıya dönüştürebilen bir bilgisayar donanımı sayesinde iletişim kurabilen, engellerle dolu bir hayat süren Stephen Hawking veriyor!
İçimizdeki “Durduk yerde iş çıkarma şimdi” sesine boyun eğmek…
Graham Bell’in “O’lum Graham. Saçmalama. Öyle telefon melefon gibi saçma sapan şeylere kafanı takma. Otur adam gibi işler yap” dediğini düşünsenize.
Edison’un “Mum var, gaz lambası var. Ampule ne gerek var?” dediğini düşünsenize.
Ya da Atatürk’ün “Kurtuluş savaşı mı? Dertsiz başıma dert…” dediğini düşünsenize.
Yaratan insanlar olmasaydı, herkes sadece tüketen insanlar formunda olsaydı, bugün yararlandığımız yeniliklerin hiçbiri olmazdı. Birileri çıkıp “Ben bunu yapacağım. Hiçkimse ve hiçbir şey beni durduramayacak” demeseydi sanat, bilim, icat hiçbirşey olmazdı. Bunları unutmayın ve şu anki Türkiye fotoğrafında olmayan neleri yaratabileceğinizi keşfetmeye başlayın.
Risk alıp, poposunu kaldırıp birşeyler bulan buluşturan insanların hepsi böyle yaptı. Ve dediğim gibi o insanlar olmasaydı, ben herhalde bu yazıyı mağaramın duvarlarına çiziyor olurdum şu an. Siz de kendi mağaranızda çiğ balığınızı yiyordunuz afiyetle…
Yakaladığınız güzel ve ilginç fikirler, sizi yepyeni heyecanların kapısına getirdiğinde “iş çıkarma şimdi” sesi mutlaka gelecektir. O sesi herkesin duyduğunu bilin. “Ben bu dünyaya iş çıkarmaya geldim” cevabını yapıştırıp, çenesini kapattırın. O sese verdiğiniz cevabın, nasıl bir gelecek istediğinizin ifadesi olduğunu bilin.
Eğer, hiçbir artı değer yaratmayan, varlığı da yokluğu belirsiz, uyur-gezerlerden biri olmak istiyorsanız, tercihiniz gerçekten buysa yukarıdaki başlıkları itinayla uygulayın.
Sonuçlarına inanamayacaksınız…
Kişilerin farkındalığı ne kadar gelişmiş ne kadar aydınlık ve nuraları ne kadar parlaksa, yüce Kur’an’ı o kadar yüce anlıyorlar.. İdrak beşer işidir… Kamil insan sorgular ve içine döner.. TDG ön yargısız bir Kitaptır ki andolsun doğrudur her satırı… Cinmiş periymiş canımın içleri bu bilgiler 9 dan geliyor ne cin yetişir ne de peri: D
sonsuz sevgilerimle :D
sevgili buRAK; Cerrahım. 5 yaşımdan beri varoluşu hep sorguladım, ailemin dayattığı hiç bir şeyı sorgulamadan asla kabul etmedim. Bildiklerimi bana okuttun ya helal sana.
Herkese SELAM! BU gün DÜNYA BArış Günü!!! Allah’ın SELAM’ı üzerimizde olsun… BArış ve esenlikler diliyorum… Sevgiler
Sevgili buRAK, dün gece sitenizde askerliginizle ilgili yazınızı okurken tüy ile olan maceranız beni etkiledi. Neden bana böyle şeyler olmuyor diye düşünerek uyudum. Sabahleyin salonda oturuyorum bir de ne göreyim solonun ortasına kadar bembeyaz bir güvercin girmiş ben onu görünce sakin sakin bolkondan çıkıp ucup gitti. Ve ben mesajımı aldım.O[DONA] her yerde.