Başak’tan… Mükemmel…
Sur’a…

Sur’a…

Sevgili buRAK, Ben “bugün benim doğum günüm” yazından sonra sana bir merhaba demek istedim, aynı zamanda da doğum gününü kutlamak… Şunu bil ki, kitabını büyük bir hayranlıkla okuyup bitiren, daha çok insana ulaşsın diye çabalayan, Tanrı’ya bu kitabı karşısına çıkardığı ve hayata bakış açısını değiştirdiği için sürekli şükreden, sana teşekkür borçlu olduğunu hisseden, ama eli klavyeye gidemeyen, (senin deyiminle sevgisini belli edemeyenler grubuna mensup :) ) pek çok insan var çevremde… Ben hem onlar, hem de kendi adıma sana teşekkür ederim. Tarif edilemeyecek şeyler yaşamama, hissetmeme sebep oldun. Sana gelen mesajların pek çoğu zaten benim de yaşadıklarıma benzer şeyler anlatıyor, bu yüzden aynı şeyleri yinelemiş olmak istemiyorum aslında… Kitabını birkaç hafta önce tamamladım ve geçtiğimiz Berat kandili 26 yıllık hayatımda en hissederek yaşadığım, en anlam dolu kandil oldu.Sadece bunun için bile ne kadar teşekkür etsem azdır… Yeni yazılarını, kitaplarını, mesajlarını her zaman dört gözle bekliyorum. Kendine çok iyi bak. Doğum günün kutlu olsun. Seda
Sadece isimleri yaziim toplu teşekkür ediim dedim, olacak gibi değil. Çok teşekkür ediyorum tekrar… Bir selam çakın biz buradayız diye yazdık ya, karşıdan bi ses hem de ne ses : ) Sağolun varolun.
Evet, kalabalıkmışız : )
Emine’nin gönderdiği pastaya bayıldım. Meyveliydi hem de. Benim çocukluğumda “doğum günü pastası dediğin çikolatalı olur” felsefesi hakimdi.
İşte bu yüzden;
- Doğum günü pastan nasıl olsun? Çiii..? dendiği anda bendeniz Meyveli! diye yerimden sıçramaktayım.
Bu arada bu pastaya en çok bizim hafiye Emine sevindi. İsim benzerliğinden : ) Napsam napsam diye düşünüyomuş. Ben yapmış kadar oldum dedi. Uyanık : ) Ben de düşünüyodum, sitede bi pasta kessek diye. Herhalde hayatımın en kalabalık doğum günü bu oldu. Geçen sene bugün Çanakkale’de Rizeli Fatih, Samsunlu Fatih ve Karagümrüklü Resul kardeşlerimle kutlamıştım, sürpriz partimi : ) Kantinden birer tane pasta almışlar (çikolatalı ama seçme şansı olmadığından), mum getirtmişler yanına da limonata… Da da da daa… Çok güzeldi. Akşamları uzanıp gökyüzünü seyrettiğimiz, benim Rasathane dediği mekanımızda kutlamıştık. Şimdi o tenha organizasyondan, bir senede bu yapıya geçiş hızlı oldu tabi. Ama süper oldu : )
Ha bu arada, akşam fiziksel pasta kesicez. Hava karardı mı evde yokum demektir bu.
Havam batmasın efendim : )
sevgiyle
buRAK
Yarın yazıcaktım ama duramadım. Janset göndermiş, başka dostlarımız da göndermişti. Avusturalya’daki hadise. Hani dağlarda saklanan şu hain adam var ya işte onu İsa olarak resmetmişler. Boynu bükük İsa ikonası gibi resmetmişler. Avustralya ayağa kalkmış. Janset ne düşüneceğimi bilemedim diyor, kararsız kalmış.
Ben söyliim efendim. Çok mutlu oldum. Hazret-i Muhammed’i, o katil adam olarak resmettiklerinde bu taraf neler hissetti, o taraflar biraz anlasın, empati yapsınlar bakalım. Biz yıllardır bu resme baktırılıyoruz. Birazcık da onlar baksın.
Ama İsa’ya haksızlık değil mi bu diye düşünenlerimiz olabilir. Hiç endişelenmesinler çünkü ikonalarda resmedilen o kişi İsa filan değil. O fantastik bir karakter. Peygamberlerin boynunun bükük olduğu nerede görülmüş?
Bunlar hiçbirşey değil. Çok büyük sürprizler bekliyor Batının dünyasını…
Kendi inançlarının kıyametini onlar da yaşamaya başladılar.
Hıristiyanlığın sembol ismi Rahibe Teresa’nın sözlerinin yarattığı şoku bi düşünsenize…
Bence bu hakkani sözlerinden dolayı, asıl şimdi Azize mertebesine yükseldi o…
Mezarından kaldırılıp getirildi sanki;
“İnancım nereye gitti? Ruhumun derinliklerinde tam bir boşluk ve karanlık var. Tanrım, eğer varsan beni affet… Bu derin Tanrı özlemim geri tepti. Artık inanç yok, coşku yok, aşk yok. Dua ederken dilim söylüyor ama yürekten konuşmuyor. Gülümseyişim aslında herşeyi örten bir maske. Kalbim Tanrı aşkıyla doluymuş gibi konuşuyorum… ‘Bu ne ikiyüzlülük’ dersiniz… Ben ne için çalışıyorum? Eğer Tanrı yoksa ruh da olamaz. Eğer ruh yoksa, ey İsa demek sen de doğru değilsin.” R. Teresa
ABD’nin İsrail’e kayıtsız şartsız verdiği diplomatik ve askeri desteği sorgulayan kitap, iki ülkede de tartışma yarattı. ABD’nin en etkili iki siyaset bilimi profesörünün yazdığı kitapta, İsrail’e desteğin stratejik nedenlerle açıklanamayacağı, Yahudi lobisi, Hıristiyan muhafazakarlar ve Neocon’ların bunda payı olduğu savunuluyor.
CHICAGO Üniversitesi profesörü John Mearsheimer ile Harvard’dan meslektaşı Stephen Walt’ın kaleme aldığı “İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası” adlı kitap, gelecek salı günü ABD’de piyayasa çıkacak. ABD’nin Ortadoğu politikasını eleştiren eser, daha raflara çıkmadan tartışma yarattı. Geçen yıl tartışma yaratan benzer içerikli bir makaledeki görüşlerin genişletildiği kitapta, İsrail’e verilen tam desteğin ABD çıkarlarıyla çeliştiği iddia ediliyor.
Yazarlara göre İsrail’e verilen desteği “stratejik ve ahlaki nedenlerle” açıklamak mümkün değil. Bu desteğin, Yahudi lobisi, fanatik Hıristiyanlar ve Siyonizme sempatiyle bakan yeni muhafazakarların baskıları sonucu geldiğini belirten yazarlar, sonuç olarak ABD’nin dengesiz bir Ortadoğu politikasına sahip olduğunu ifade ediyor. Bu politikanın da, Irak işgali ve İran ile Suriye’ye yönelik savaş tehditleriyle sonuçlandığı, son tahlilde tüm Batı dünyası için hassas bir güvenlik durumunun oluştuğu bildiriliyor.
“İsrail, birçoklarına göre ABD için stratejik bir değer değil. Soğuk Savaş sırasında öyle sayılabilirdi, ama giderek büyüyen bir engel haline geldi” diye yazan Mearsheimer ve Walt, İsrail’e Filistinlilere yönelik sert tavrı konusunda verilen koşulsuz desteğin dünya çapında Amerikan karşıtlığını desteklediğini, terör sorununu büyüttüğünü ve Avrupa, Asya ve Ortadoğu’daki diğer müttefiklerle ilişkileri bozduğunu belirtti. Yazarların önerisi, ABD’nin mevcut politikasını değiştirerek İsrail’e desteği “şartlı” hale getirmesi. / Hürriyet
Ne malum Dona’nın Cin olmadığı?
denmekteymiş efendim, köşede bucakta. Soru işaretiyle bittiği için soru kabul ettim.
Cinci hoca endüstrisi, kayıt dışı ekonominin görünmez işkollarından birisidir. Bu hocalar -ki Tanrı’nın doğum günü sürecinde hepsini cinler çarpacak tevbe için vakitleri bir hayli azaldı. Kum saati malum…- cinler üzerinden bir korku kültürü oluşturmaktalar. Tıpta latince karşılığı bulunan, bildiğimiz fiziksel rahatsızlıkları bile “cin çarpması” olarak adlandırmaktalar. Böyle sentetik bir dert oluşturmaktalar, ne için? Kendi yarattıkları sentetik devayı satıp, para kazanabilmek için.
Bu durum “cin” kavramını sosyal belleğimizde korkunç yaratıklar haline getirmekte. Hayır öyle değil. İyi cinler zaten çok samimi, vicdanlı kişilikler. Kötü bir insan ne kadar zararlıysa, kötü bir cin ondan daha zararlı değil. İnsan çarpmak? Meleklerin önünde secde ettiği mukaddes varlık insana, bir ateş varlığının hükmedebilmesi nasıl mümkün olabilir mi? Varlıkların kendi hiyerarşisine aykırı bir durum bu, herşeyden önce.
Cinler yeryüzünün iki yakasına da eşit miktarda dağılmışlar ama nedense bizim buralarda, Müslüman doğuda “daha çok görünmekteler”. Neden acaba : ) Bu, temelleri binyıl önceden atılmış bir endüstri. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’e büyü yapıldığı söylentisini hadisleştirerek, İslam aleminde kendilerine yer buldu bu insanlar.
Sen yüzlerce Meleğin kurduğu barikatı yaracak ve ona büyü yapacaksın öyle mi?
Şaka gibi ama gerçek olarak yaşandı binyıl boyunca.
Müslüman alimler, Peygamberimize atılan bu iftirayı iptal edemedikleri için bu işler bu noktaya kadar vardı. Neden edemediler? Çünkü yüzlerce yıl öncesinden nakledilmiş “hadisler” vardı…
Hz. Muhammed’e bile büyünün “yapılabildiği” bir dünyada bu hoca tayfasına düşen;
Gel vatandaş gel demekten başka birşey değildi.
Geçenlerde bu cincilerden bir tanesini izledim televizyonda. “Hadis” nakletmekteler kendileri. Peygamberimiz fellik fellik rüyasını yorumlatacak birilerini arıyormuş. Bak sen…
Sen hangi farkındalıkla onun frekansına girecek ve Cebrail’in “içinden çıkamadığı işleri” açığa kavuşturacaksın?
Şaka gibiydi, stüdyodaki kimse gülmüyordu, ciddi ciddi dinliyorlardı.
Biliyorsunuz insanlar Kur’an’ı da cinlerin getirdiğini söylemişlerdi o zamanlarda. Kur’an’ın açıklayıcısı olan kitaba da bu yakıştırmayı yapmaları sürpriz değildi. Hatta geç bile kaldılar. Bütün kadim bilgilendirmeler için aynı şey söylenegelmiştir.
Hal böyle olunca, bu endüstri, Müslüman bilinçaltına bu saçmasapan düşünceleri yerleştirdikçe, cinler biz insanların gözünde büyütüldü büyütüldü ve her taşın altında cinlerin parmağı arandı durdu yüzyıllarca.
Artık iş Dona’nın cin olma ihtimaline kadar dayandı.
Sahi, onları yaratan onlar için ne demişti Kur’an’da?
Cinler gaybı bilmezler…
Bu ne demektir peki?
Filozof cin yoktur…
Kur’an, önce insanlığa gönderilmiş, cinler gayba dair bilgileri insanlar üzerinden öğrenmiştir.
Varlıkların hiyerarşisinde, insanların cinlerden öğrenmesi yoktur. Tam tersine, cinler insanlardan öğrenirler.
Onların bilip de bizim bilemediğimiz şey, onların fiziksel bedenlerinin olmaması ve bu nedenle mekan- mesafe tanımadan yolculuk yapabilmelerinden kaynaklanır. Başka fiziksel mekanlarla ilgili somut bilgiler verebilmeleridir. Evet, kim, nerede, ne yapıyor şu an gibi bilgiler cinlerden alınabilir. Buna bilgi denirse tabi.
Varoluş, kıyamet, yeniden diriliş, ayetler, kriptolar özetle gayba dair bilgiler insanlardan cinlere geçer.
Tanrı bunu böyle söylemiştir. Aksini iddia edenler, cinleri tarafından kafalanmış dostlarımızdır.
Pekiii benim cinlerle maceralarım oldu mu?
Evet oldu.
Kendilerini gördüm mü?
Evet efendim.
Hem de yüzlerce…
Hatta flaş bir bilgi, Tanrı’nın doğum günü’nü sizden önce onlar dinlediler. Bunu söyleyebilirim : )
Yalnız onların duyması bizimkinden biraz farklı. Onlar, düşüncenin yaydığı frekanstan duyabiliyorlar. Geldiler efendim, oturdular, dinlediler ve gittiler.
Söylemem lazım, hepsi çok şeker tiplerdi. Yüzleri insan gibiydi tek fark, yüzlerindeki açıların farkıydı. İki göz arasındaki mesafenin çok uzun olması gibi. Yüzlerinden okuyabildiğim, bizim de yaşadığımız bu “çırpına çırpına varolma” derdinden onların da muzdarip olduklarıydı. En bilge olanlarının bile hüzün gördüm gözlerinde. Değil adam çarpmak, kollarını kaldıracak halleri bile yoktu.
Sen buna dert mi diyorsun? Şu 80 kiloyu taşı sabah-akşam, ondan sonra yat kalk haline şükret… Demedim tabi : )
Ve gene Dona’dan biliyorum ki, onlar da kendi dünyalarında Tanrı’nın doğum günü penceresini yaygınlaştırmakla meşguller şu an. Bizimki gibi tatlı bir telaş yani. Açın pencereleri, bütün cinler duysun durumu : )
Bu vesileyle paylaşmış olalım efendim.
Ailemizde onlar da var, gerçekten kalabalığız yani : )
Onlardan destek alıyor muyuz?
Bilgimiz dahilinde birşey yok ama ileride neden olmasın.
Cinler alemine bakışımız budur dostlarım. Onlardan hiçbirşekilde korkmayın. Fazladan anlamlar yüklemeyin onlara. Bilin ki, cinleri korku unsuru haline getiren şer cephesinin amacı, insanın mukaddes varlığını ve bu varlığının güç yetirebileceği şeyleri ikinci plana atmaktı.
Mümkündür, bir gün karşılaşırsanız ve korkarsanız Arapça ayet okuyun, hiçbirşey yapamazsanız Allah diyin ödleri kopar hemen giderler. Kötü olanlarından bahsediyorum. İyi olanları zaten izin isterler yakınınızda olmak için. Kişilerin özel alanına sonsuz saygıları vardır.
Bu arada söylediklerimizin bir sağlaması olsun.
Bütüüün cinci hocalarımıza bir çağrıda bulunalım buradan.
Onlarla haşir neşir dostlarımıza da…
Bütüüün cinlerini salsınlar üstüme, göndersinler buraya.
Hadi bakalım çarpsınlar beni.
Dört gözle bekliyorum efendim.
Not: Çarpılırsam haber veririm : )
sevgiyle
buRAK
Mektuplarımı okuyorum efendim şu an. Sevgiyle / buRAK
Muhteşem bir kitap.Şimdiye kadar okuduğum kitaplardan böyle farklı bir duygu içerisine girdiğimi hatırlamıyorum. İşte dedim hayata bakış bu.İsminizde ve soyisminizde baştan iki harfleri ayırınca bu öz çıkıyor. Kitabın içeriği ile bütünleşmiş yolunuz açık olsun.
Merhaba… “Tanrı’nın Dogum Günü”… YouTube’de “Tanrı’nın Doğum Günü” ismiyle bir görüntü gördüm. Acaba hangi dengesiz gönderdi, neler var derken… Karşıma Kadir Gecesi’yle ilgili yazılar çıktı. Kuran’dan ayetler vardı. buRAKozdemir.com ismini görünce bu siteye de girdim. Yorumları okudum. Bir yorumcunun da başta benim gibi düşünerek bu kitabı garipsediğini sonra okudukça çok güzel bir kitap olduğunu ve Kuran-ı Kerim’i anlattığı yorumunu yaptığını okuyunca size yazmaya ve sipariş vermeye karar verdim. Saygılarımla…
O kadar uzun süredir, neden bir çok kişiden farklı hissettiğimi ve düşündüğümü ve hayatı böylesine sorguladığımı araştırıp tüm kalbimle dua ederken cevaplar ara ara bir kişinin ağzından ya da okuduğum bir kitabın satırlarından geliyordu.Oysa şimdi sorularımın yanıtları bir arada ve bütünlük içinde,ikinci defa bitirmek üzere olduğum TDG’nın içinde.Şükürler olsun Dona.Teşekkürler buRAK özDEMİR.,
Tatile çıkmama 2 gün vardı,son hazırlıklarımı bitirmiş, okumak istediğim kitapları da belirlemiştim…başka var mıydı?birden şimşek çaktı..Kur’an..hala orada okunmamış bekliyordu.Birkaç denemem başarısızlıkla sonuçlanmıştı.Kafamda onlarca çelişki! Bu sefer anlar mıyım,okumam lazım,anlamam gerek,ama yine olmazsa..derdim herşeyin nedenini ,niçinini bilmek…çoğu yerde yorum bile yapamamak canımı sıkıyor.Ama hiç okumamak,hele bir tartışma sırasında ’sen Kur’an’ı okudun mu sanki karşımızda konuşuyorsun?’sorusuna sessiz kalmak daha çok canımı sıkıyor. Aklımda bunlar uçuşurken,birkaç saat sonra,bir arkadaşım aradı ve ‘hemen TDG yi alıyorsun ve akşam okumaya başlıyorsun’dedi.Hemen aldım ama tatile çıkınca okumaya başladım…sonrası..sen 12 saat yol git, özenerek terlik,bikini,havlu al, 3 gün denize girememek bir yana, denizi bile göreme…yıllardır merak ettiğim soruların cevapları elimdeyken denize girmek ne manasız olurdu! Ve sonrasında herkesin yaşadıkları…çevreye önermek,inanılmaz bir duygusallık ,mutluluk vs…Ancak şuna inanıyorum ki ARAYAN BULUYOR.Farkında olarak veya olmayarak, birşeyleri eksik hissedip tamamlamak arzusunda olan,arayan herkes TDG yi bulup, Kur’an’ı okuyup anlayacak. Bu arada buRAK doğum günün kutlu olsun :) Aslında hepimizin doğum günü kutlu olsun… Sevgiler
Günnur’cum, cin yazısında bahsedilen dedikodu odağı sen değilsin. Seninki herkesin, aklına gelebilecek anlık bir şüpheydi, yargı değildi. Aşkolsun diyorum. Alınganlık yapmayalııımm : ) sevgiyle / buRAK
Merhaba buRAK’cım,doğum günün kutlu olsun canım kardeşim.Ben biliyosun kitabinin ve sitenin ilk mudavimlerindenim,kilitle ilgiliydi hatta ilk sorum ordan ne gibi bir kayıt bulacağımı merak etmiştim:)) merak işte..sanırım senin ayırdığın gruplardan ikinciye giriyorum ben çok fazla yorum ve soru yok,ama siteye günde kaç kez girdiğimi bilmiyorum,gözümü açtığımda yüzümü yıkar yıkamaz pc açılıyor ve neler yazılmış okunuyor (eğer yeni bişey yoksa hafiften kızılıyor::))))))niye bu gün geç kalmışlar diye..
Bir dostumuzun yazdığı gibi içimden geçenler, sorularım hatta yorumlarım çok sesli bir koro gibi öyle güzel seslendiriliyor ki
bana sadece okumak kalıyor..yalnız sana yazmak isteyipde yazamadığım çok etkilendiğim bir olayı yazıcam bugün.Bir akşam (kaçıncı okumam artık hesabını tutmadığım için bilmiyorum)yineTDGem elimde okuyorum bir yerde kendimle ilgili bir yerde takıldım tam cevap veremiyorum,kitaptaki açılım tam bana yetmiyor.neyse dedim ben sorumu sordum cevabım bi şekilde gelicek. O gece rüyamda bilgisayar başındayım ben sorumu yazıyorum bana cevap geliyor, inanamıyorum DONA bana yazıyor diyorum sonra yazan sen oluyosun ve benim sorularıma tak tak cevaplar geliyor..uyandım, sabah ezanları okunuyor ne hale geldiğimi sanırım anlatmama gerek yok..İşte böyle buRAK’cım ne kadar az yazsam da benim için sen ve diğerleri görünmeyen ailem oldunuz siteye girmediğim gün(ki bu çooooook nadirdir)kendimi o gün eksik hissediyorum sanki diğer yarımla ayrı kalmışım gibi…
Herkesi çok çok seviyorum. Ama en çok da Başağı seviyorum. İtiraf…
Bigün ikna edicem onu, kendi hikayesini yazması için.
Dün yüzyüze tanıdım onu…
Çok hastalık, çok sıkıntı duydum…
Başağınki gibisini ne duydum ne gördüm…
Nefes alması, başlı başına bir kahramanlık Başak kardeşimin…
Bu kadar tarifsiz sıkıntının ortasında,
Bu denli sevgi dolu bir yürek…
Görmeden yaptığım tespitimde yanılmamışım.
Ermiş o…
Ermiş kere ermiş…
Yaratıcılığı öldürmenin yolları
Hepimiz yaratıcı insanlar olarak doğarız. Ancak, hepimiz yaratıcı insanlar olarak ölmeyiz. Seçimlerimizle bu yanımızı ya öldürür ya da yaşatırız. İçinde yaşadığımız başımıza icat çıkarma ülkesinde yaratıcılığı öldürmekten daha kolay hiçbir şey yoktur. Yeter ki siz isteyin!
Monotonluk iksirinden içmek
Herhalde insanlık tarihinin en çok bilinen uyku ilacı, gözünün önüne çitin üstünden atlayan koyunları getirmek ve onları saymaktır. 50 tane koyun sayarız, hepsi birbirinin tıpatıp benzeridir ve aynı şeyi yapmaktadır. 60 olur, 70 olur, 80 olur. Sahne hep aynıdır. Biz de “Ulan say say nereye kadar? 150 tane sayacağım da ne olacak? Altı üstü koyun işte! Yatıp uyuyim bari sinirlerim fazla bozulmadan…” der ve uyuruz…
Bu uyku ilacının kerameti, koyundan ileri gelmez. Hızla uykuya dalışımızın sebebi monotonluktur. Monotonluk, gerçek bir uyku iksiridir. Dilerseniz bir gece tam tersini deneyin. Çitin üzerinden atlayan bambaşka hayvanlar hayal edin! Bakın bakalım uyuyabiliyor musunuz… Çitin üstünden atlayan bir iguana düşünün örneğin. Sonra sıra bir maymuna gelsin. Maymun kendini çite dolasın ve çitin etrafında turlar atarak işi şamataya döksün. Sırada bekleyen aslanın öfkeli kükreyişiyle ortadan kaybolsun. Aslandan sonra çitin üstünden bir yunus balığı atlasın… Farklı farklı hayvanlar hayal ettiğinizde kolay kolay uyuyamazsınız. Hep aynı hayvanları düşünürseniz mışıl mışıl uyursunuz. Hayvanın modeli farketmez. Maharet koyunlarda değildir. Çitten atlayanlar birbirinin aynı olan bir fil sürüsü bile olsa gene uyursunuz. Çünkü, aynı şeyleri görmek insanı her zaman uyutur.
Uzun yolda otomobil kullanırken ne zaman ki önümüzden akıp giden görüntüler birbirinin aynı olmaya başlar, işte o zaman uykumuz gelir bizim. Oysa, yolda başka bir arabayla kapıştığımız zaman bilinç fışkırır gözlerimizden. Yanlış anlaşılmasın. Yollarda yarışmanızı önermiyorum kesinlikle. Görmenizi istediğim şey, heyecanın üretkenliğinizde ne kadar önemli bir yerinin olduğu. Heyecan, yaratıcı beyinlerin açma kapama düğmesidir. Ona sırtını dönen, karşısında monotonluk iksirini bulur. Ondan içenlerin zihninin yönetimine otomatik pilot geçer. Otomatik pilot da insanı düz bir mantıkla yönetir. Otur, kalk, telefon et, toplantıya git, not al der. Hepsi o kadar.
Size, gün içinde farkında olarak yada olmayarak bu monotonluk iksirinden aldığınız yudumları şöyle bir düşünmenizi öneririm. Beyninizin sağ tarafını kilitleyen, sizi ayakta uyutan, günlerinizi bir hafta sonra hatırlayamayacağınız sıradan günler haline getiren o şeyleri bir düşünün. Sonra da o şeyler nelerse artık, onları evire çevire bir güzel pataklayın. Demek benim yaratıcılığımın katili sensin! Eh sana eh sana diye diye…
Sonra da tam tersi, bir yerlerde bir şekilde sizi heyecanlandıran, size adrenalin sunan şeyleri gözünüzün önüne getirin. Öpücük yağmuruna tutun onları. En sevdiğiniz oyuncaklarınızı paylaşın onlarla. Çünkü, adrenalinin girmediği eve hayal gücü girmez!
Yaratmanın toplumsal bir sorumluluk olduğunu unutmak…
Medeniyet, yeniliklerle yuvarlanarak büyüyen bir çığ olmasına rağmen toplumlar bireylerinin yaratıcılığını öldürmek için elinden gelen herşeyi yapar. Bu çelişkiye dikkat etmekte büyük fayda vardır. Western filmlerinde yabancılar sevilmezdi. Bizim kasabamızda da yaratıcı tipler pek sevilmez. Yiğidi önce öldürür, sonra da utanmadan hakkını verirler. Mucitleri canından bezdirir, bir yandan da icatları tepe tepe kullanırlar. Ürünlere tapar, yaratıcılarını ise topa tutarlar. Yaratıcılığı katletmek için bütün imkânlar emre amadedir burada. Bu arada sakın moralinizi bozmayın. Eğer, sizi yıkamayacaklarını anlarlarsa size müthiş değer vermeye başlarlar.
İçinde yaşadığımız toplum ne derse desin. Faydalı ve yeni birşeyler yaratmak bizim en büyük toplumsal sorumluluğumuzdur. Kimsenin sizin yaratacağınız değerleri öldürmeye hakkı olmadığı gibi sizin kendinizin de böyle bir hakkınız yok. Bunu unutmayın.
Dertleri mazeret haline getirmek
Yıllar önce, çok meşhur bir Türk yazarla ilgili bir eleştiri okumuştum bir dergide. Yazarın eleştirildiği nokta dert sahibi olmadan amaç sahibi olmasıydı. Bu ifade beni çok etkilemişti. Kendine bir konuyu dert edinmenin aslında, insanı başarıya götürebilecek çok önemli bir kapı olduğunu düşünmüştüm. Derdi, mazerete dönüştürdüğünüz zaman, o kapı yüzünüze kapanıyordu.
Önceki hafta, biliyorsunuz Aşık Veysel’in 31. ölüm yıldönümüydü.
Güzelliğin on para etmez,
Bu bendeki aşk olmasa…
Bu olağanüstü sözlerin ozanı, bundan 31 yıl önce öldü. Unutmayın ki, aşkı bu kadar güzel ifade edebilmenin yolunu bulan insanın da bunları yazamamak noktasında çok mazereti vardı. 7 yaşından ölümüne kadar kördü. Aşkı bu kadar güzel ifade etmenin yolunu bulan insan, aşık olduğu insanı hiçbir zaman görememişti. Okuma-yazma bilmiyordu ama bu sözleri ve melodilerini yaratmanın yolunu gene de buldu. “Şu gözlerim bir görseydi, okuma yazma bilseydim neler yazardım neler…” demedi. Yazdı, çaldı ve söyledi. Derdini mazerete değil, çıkış yoluna dönüştürdü.
Ona “Veysel bey TRT sanatçıları sazı sizin gibi çalmıyorlar. Sizin sol eliniz hep aynı yerde duruyor. Elinizi sazın sapı üzerinde hiç gezdirmiyorsunuz” dediklerinde “Onlar arıyorlar, ben çoktan buldum” diyecek kadar özgüveni yerindeydi.
Sonrası malum, kendisi dünya çapında bir insan oldu. Aşık Veysel oldu. 31 sene önce o gün ölmüş ölen binlerin içinden belki de sadece o anıldı önceki hafta.
Evrenin sınırlarıyla ilgili insanlığa en sağlam fikirleri kimin sunduğunu da hatırlayalım dilerseniz. Bu fikirleri bize, sadece gözlerini hareket ettirebilen ve göz hareketlerini yazıya dönüştürebilen bir bilgisayar donanımı sayesinde iletişim kurabilen, engellerle dolu bir hayat süren Stephen Hawking veriyor!
İçimizdeki “Durduk yerde iş çıkarma şimdi” sesine boyun eğmek…
Graham Bell’in “O’lum Graham. Saçmalama. Öyle telefon melefon gibi saçma sapan şeylere kafanı takma. Otur adam gibi işler yap” dediğini düşünsenize.
Edison’un “Mum var, gaz lambası var. Ampule ne gerek var?” dediğini düşünsenize.
Ya da Atatürk’ün “Kurtuluş savaşı mı? Dertsiz başıma dert…” dediğini düşünsenize.
Yaratan insanlar olmasaydı, herkes sadece tüketen insanlar formunda olsaydı, bugün yararlandığımız yeniliklerin hiçbiri olmazdı. Birileri çıkıp “Ben bunu yapacağım. Hiçkimse ve hiçbir şey beni durduramayacak” demeseydi sanat, bilim, icat hiçbirşey olmazdı. Bunları unutmayın ve şu anki Türkiye fotoğrafında olmayan neleri yaratabileceğinizi keşfetmeye başlayın.
Risk alıp, poposunu kaldırıp birşeyler bulan buluşturan insanların hepsi böyle yaptı. Ve dediğim gibi o insanlar olmasaydı, ben herhalde bu yazıyı mağaramın duvarlarına çiziyor olurdum şu an. Siz de kendi mağaranızda çiğ balığınızı yiyordunuz afiyetle…
Yakaladığınız güzel ve ilginç fikirler, sizi yepyeni heyecanların kapısına getirdiğinde “iş çıkarma şimdi” sesi mutlaka gelecektir. O sesi herkesin duyduğunu bilin. “Ben bu dünyaya iş çıkarmaya geldim” cevabını yapıştırıp, çenesini kapattırın. O sese verdiğiniz cevabın, nasıl bir gelecek istediğinizin ifadesi olduğunu bilin.
Eğer, hiçbir artı değer yaratmayan, varlığı da yokluğu belirsiz, uyur-gezerlerden biri olmak istiyorsanız, tercihiniz gerçekten buysa yukarıdaki başlıkları itinayla uygulayın.
Sonuçlarına inanamayacaksınız…
Kişilerin farkındalığı ne kadar gelişmiş ne kadar aydınlık ve nuraları ne kadar parlaksa, yüce Kur’an’ı o kadar yüce anlıyorlar.. İdrak beşer işidir… Kamil insan sorgular ve içine döner.. TDG ön yargısız bir Kitaptır ki andolsun doğrudur her satırı… Cinmiş periymiş canımın içleri bu bilgiler 9 dan geliyor ne cin yetişir ne de peri: D
sonsuz sevgilerimle :D
sevgili buRAK; Cerrahım. 5 yaşımdan beri varoluşu hep sorguladım, ailemin dayattığı hiç bir şeyı sorgulamadan asla kabul etmedim. Bildiklerimi bana okuttun ya helal sana.
Herkese SELAM! BU gün DÜNYA BArış Günü!!! Allah’ın SELAM’ı üzerimizde olsun… BArış ve esenlikler diliyorum… Sevgiler
Sevgili buRAK, dün gece sitenizde askerliginizle ilgili yazınızı okurken tüy ile olan maceranız beni etkiledi. Neden bana böyle şeyler olmuyor diye düşünerek uyudum. Sabahleyin salonda oturuyorum bir de ne göreyim solonun ortasına kadar bembeyaz bir güvercin girmiş ben onu görünce sakin sakin bolkondan çıkıp ucup gitti. Ve ben mesajımı aldım.O[DONA] her yerde.