Seven ruhlar’dan…
kitap muhteşem.Hepimizin içinde hissettiği,ama büyükler tarafından bastırılan hislerimizin; ortaya çıkmasını sağlayan bir eserimiz olmuş.Hepimizin yolu ışıktır…
kitap muhteşem.Hepimizin içinde hissettiği,ama büyükler tarafından bastırılan hislerimizin; ortaya çıkmasını sağlayan bir eserimiz olmuş.Hepimizin yolu ışıktır…
Osmanlı arşivlerinde araştırma yapan bir uzmanın tesadüfen fark ettiği bir mektup, Padişah Abdülmecid’in Islahat Fermanı’nı imzaladığı 1856 yılında, 250 kişinin öldüğü cehennem sıcaklarının ardından Kerkük’e top büyüklüğünde meteor yağdığını ortaya çıkardı.
KERKÜK Postahanesi Müdürü Seyit Hasan’ın 27 Haziran 1856’da İstanbul’da Padişah Abdülmecid’e hitaben yazdığı mektuba göre, hızla yükselen hava sıcaklıkları 40 dereceyi aştı, 250 kişi hayatını kaybetti, tarladaki mahsul tutuştu, ardından gökten meteor yağdı ve 4 şehrin insanı mahzen ve kuyulara inerek yaşamaya başladı. Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer din mensupları “kıyametteki gibi” kendi mabetlerine akın edip günlerce dua etti. Araştırmacı Hüseyin Irmak’ın Sultanahmet’teki Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde bulduğu Seyit Hasan’ın mektubunda, yaşanan olaylar şöyle anlatıldı:
İNSANLAR YERALTINA İNDİ
“Cenab-ı Allah Osmanlı ülkesini bütün afetlerden korusun. Amin. 74 senesi mayıs ayının 15’inci gününden itibaren bu bölgede süren hava sıcaklıkları gün be gün artarak kırk dereceyi geçmiştir. Sıcakların şiddetinden çevrede çadır ve evlerinde oturanlardan 250 kadar nüfus ölmüştür. 4 şehirde ikamet edenler dolaşmayı bırakarak mahzen ve kuyularda ikamet etmeye başlamışlardır. Yaz mahsülleri ve saire dahi aşırı sıcaklardan kuraklık nedeniyle kendi kendine ateş alarak telef olma derecelerine varmış idi. 6 Haziran cuma gecesi saat yarım sıralarında ehter-i ziya güster burcundan çıkarak görünen ay ışığını kapatıp kıbleye doğru 3-4 mızrak miktarı uzamıştır. Bunun arkasından yıldırımdan korkunç, atış eğitimlerinde olduğu gibi üç defa kudret topu atılır gibi sesler duyulmuştur. 15 dakika ise tüfenk talimi gibi yüksek sesler ortaya çıkmıştır. Ardından gökyüzünde dolunay gibi ateşler görülmüş; 5-6 dakikadan sonra kaybolmuştur. 1-2 saat geçtikten sonra diğer bir yıldız dahi yalancı bir göktaşı gibi izlenmiştir.”
KADINLAR DÜŞÜK YAPTI
“Şimdiye kadar buralarda bunun gibi dehşete düşüren bir gökkuşağının ortaya çıkışı görülmemiştir. Bu nedenle halk kıyametteki gibi can ve baş korkusuna kapılarak gerek İslam gerek Yahudi ve gerek diğer dinlere mensup herkes kendi ayinlerince cami, mescid, kilise gibi ibadet yerlerine koşarak baş kaldırıp gözyaşı ile dua etmişlerdir. Bu sıkıntılı durumdan dolayı erkek ve kadınlardan birçok kişi korku ve telaştan dehşete düşmüş, mecalsiz kalan birçok kadın düşük yapmış, sayısız çocuk sara hastalığına yakalanmıştır. Feryatlar gökyüzüne ulaşmıştır. Bu meteor olayından sonra hava sıcaklığının derecesi azalmış, havalar yumuşayarak ferahlamıştır. Birkaç gün sonra düşen parçaların isabet ettiği yerlerden bir kıyye (yaklaşık bir buçuk kilo) ağırlığında düşen cisme ait parçalar bulunarak mahalli hükümete getirilmiştir. Bilginiz olması amacıyla yüksek makamınıza takdim kılınmıştır. Arzolunur. 27 Haziran 1856, Kerkük Postahanesi Müdürü.” / Hürriyet
1-Örneğin üçüncü arınma dönemini yaşayan biriyle, ilk arınma dönemini yaşayan birileri çağdaş olabilir mi? 2-Reenkarnayon nerde durur? 3-ayet kendi içinde bir bütündür, Kur’an ayet ayet inmiştir diyerek Klasik Tefsir Usülü nü ,devre dışı bırakıyorsunuz, iyi de ediyorsunuz, Şu sebeb-i nüzul olgusunu yine de bir yerlere oturtmak lazım. 4-Canı Sıkılmış Bir Tanrı yı, imaj olarak yıkmak gerekir.Ama üzerimizde 1450 yıllık yükler var, mesela, tefsir usülüyle ilgili 25 cilt, Tefsir olarak 16 cilt Fi Zilal, İbn Kesir 16 cilt, Elmalılı 9 cilt, sabuni, 6 cilt, İbni kesir arapça 4 cilt, beydavi arapça metin, dört cilt,M.Esed, üç cilt, Hadis usulü en az beş cilt, islam tarihi, Asım köksal unuttum otuz mu neydi, Hayatussahabe beş cilt, ha bir de Tefsir-i kebir, Fahru Razi, 16n cilt, bunların sayısı fazla, neyse… Ama bende 15 şiddetinde bir deprem etkisi yaratan ilk eser, Ali Şeriati, bi de Alev Alatlı ablamın, Kabus adlı romanı, Aradan on yıl geçti, Focault, Derrida, Feyerabend, Wittgenstein, Sartre, sonra sustum. Bir öğrencim abd de yaşıyor, TDG ile geldi, okuman lazım hocam dedi, tartışacağız, mutlaka dedi, ikinci okuyuşum şu anda.
Ben ilahiyat mezunu, felsefe doktoralı, sosyal psikoljide yrd. doç’im,,,, bunlar bir numara değil, bilirim, bir bildiğim daha var, Kitap yüklü eşşek olmak başka bir şey, kutlu bilgilere haiz olmak başka… bu dediklerim tanışma amaçlı. Sonra da, bazı sorularım olacak… İyi ki varsın , ne diyimmm…
Tanrının Doğum Günü adlı kitabı bize kazandırdığınız, yıllardır içimizden gelen ama dillendirmeye kendimizin bile cesaret edemediği bir hayat görüşünü özgürce dışa vurma cesaretini bize kazandırdığınız için sizi tebrik etmek istiyoruz. Yıllardır içimizi kemiren korkular ve endişeler Bir kitapla yok OLABİLİYORMUŞ. Onca zamandır o kadar çok spiritüel kitabı okuduktan ve sipiritüel kavramlara boğulduktan sonra son noktayı bir Türk yazarın ve İSLAMİYETİN koyması bizler için ayrı bir gurur kaynağıdır.
kitaba ramazan ayının 2. günü başlamıştım.bu gece bitti.çooookk güzel bir ay oldu.. iananamadım..ağladım..coştum..kalbimi gördümm.. sevgiyle sevinçle kucaklaştım.. dün gece fiziksel varlığını kaybettiğim eski (sevgi)limi rüyamda desem değil ama gördümmmm..ve bu gün yani ertesi gün onun doğum günü..onun doğum günü onu gördüm konuştum ve kitap bitti…yazmak istedim sadece..
size inanan bir yakınımdan duyduğum kadarıyla tanıyorum sizi sizinle bir soru cevap şeklinde sohbet etmek isterim öğrenmek maksadıyla böyle sohbetler gerçekleştirdiğiniz yerler varmı acaba onu öğrenmek istedim tabi bu arada kitabınızıda alıcam :) ben alevi mezhebinden ve kuranın türkçe mealini okumuş biri olarak merak ettiğim gerçektemn çok şey var.

Herhangi bir mekanda değil, buradayım. Sevgiyle / buRAK
Bir okur olarak senden tek dileğim cesaretini kırmaman. Bildiğini ve kitabını okuyan insanların anladoğını insanlara daha yoğun bi şekilde aktarmak gerekir. Bu yüzden tek ricam kendini pasifize etmeden gerçek islam felsefesini daha geniş kitlelere aktarmandır. Zaten suyun yüzünde olup aydınlanan insanlar “kolay kazanç” tır bence. Esas zor olan kenar mahallelerde yüzyılların bağnazlığı ile yaşayan suyun derinliklerindeki insanlara ulaşmak. Teşekkürler…

Ölmek var, dönmek yok.
sevgiyle
buRAK
Altı yıldır bu konuda okuyorum, ama tanrının doğumgünübana işte bu yaaaaaa dedirti.Konuşmaların bir kısmını bende yaptığımı sanıyorum ama allahın beni yaratırken verdiği zeka varya sende bunu çok abartmış tabii. Allahım iyiki seni yaratmış.bizde senden nasiplendik.

Sevgili Leyla, evrensel dehayla ilgili bir yazı vardı sitede, senden ricam o yazımı mutlaka oku. Okuduğunda senin zekan, benim zekam diye bir ayrımın olmadığını göreceksin.
sevgiyle
buRAK
Sevgili Dostum, TDG’nin yedinci baskısındaki bir aksaklığı sana bildirmek isterim. Daha önceki baskılarda -alıp başkalarına hediye ettiğimden biliyorum böyle bir sorun yoktu- Yedinci baskıda bölüm on üçteki sorun şöyle: 348. sayfaya kadar herşey normal fakat 348. sayfadan sonra 317. sayfa 332′ye kadar tekrar basılmış. 349-364. sayfalarsa basılmamış. Haberin olmuştur ama yine de bildireyim istedim. Sevgilerimle..

Konu yayınevimizle görüşüldü efendim. Matbaada kitaplar tek tek kontrol ediyor lakin zaman zaman kitap balyalarının arasında böyle sıradışı örnekler ortaya çıkabiliyor : ) Özetle bu, baskı geneliyle ilgili değil elinizdeki kitabın hatalı ürün olmasıyla ilgili bir durum. Bu gibi hatalı ürünleri, bir an önce kitapçıya iade edin, karşılığında yenisini alın. Hatalı ürünler, kitapçıdan dağıtım kanalına, dağıtım kanalından da yayınevine ulaştırılıp, topluca değiştiriliyor. Sistem böyle işliyor.
sevgiyle
buRAK
Işıl,ın yöntemi süper. o şekilde bakınca ben de görebildim ters yöne dönüşü! defalarca bakıp becerememiştim,tamam demiştim, burada eksiğiz! ışıl sayesinde içim rahatladı ve gerçekten kolay oldu. sağol ışıl!
Kitaplarınızı Karaiplerde ST.mARTİN’DE yaşayan kardeşim Onur Gökdel’e gönderdim.Orada da okunuyorsunuz. bİLGİNİZE

Karargahlarda dünya haritaları olur ya, kendimi onların başında hissettim. Karayipler’e bi tane bayrak batırasım geldi birden : )
Aslında bi sürü haritam var benim. Bu vesileyle paylaşiim istedim.
Bizim siteyi bugüne kadar ziyaret eden 150 bin kişinin ülke dağılımını gösteriyor.
Beyaz hiç ziyaretçi yok demek.
Sarı ziyaretçi var demek.
Turuncu çok ziyaretçi var demek.
Kırmızı en çok ziyaretçi buralarda demek.
Koyu grili ülkelere gelince, onlar tabloda hesaba katılmayan ülkeleri gösteriyor. Asya’ya baktığımızda Avrupa ülkeleri gri oluyor. Tablo Asya verilerini gösterdiği için.
sevgiyle
buRAK




kitabınız neden 3 adet alınmak zorunda..?

Bizim yayınevimiz, sadece yayınevi, aynı zamanda kitabevi değil. Perakende satış yok. Dağıtımcılara toptan teslimat sistemiyle çalışılıyor. Bahsettiğiniz en az 3 adetten başlayan direk satışlar ise istisnai bir hizmet. Kitabımızı kitapçılardan topluca alıp hediye eden okuyucularımızın sayıları oldukça fazla. Onların maddi yükünü elimizden geldiği kadar hafifletmek için böyle bir yol geliştirdik.
Bu kadar yüksek indirimle perakende tek tek satış, dağıtımcılarımıza ve kitapevlerine karşı etik dışı bir uygulama olacağı için, indirimli satışlar 3 adetle sınırlandırıldı.
60lı yaşlarında bir genç kız…
Hayata küsmüş…
Ağır depresyon…
Psikiyatrlar…
Ağır ilaçlar…
Ağır tedaviler…
Nafile…
Kimseyle konuşmuyor…
Sonsuz küskün…
Sonsuz kırgın…
Tanrı’nın doğum günü’nü vermişler Hatice’ye.
Okumamış…
Bu sefer başka dostları…
Oku mutlaka demişler…
İyi demiş…
Başlamış…
Bitirmiş…
Hatice dünyaya yeniden gelmiş…
Depresyon ilaçlarını çöpe atmış…
Mutluluktan uçuyormuş…
Sesimi çok duymak istemiş…
Konuşturdular telefonla bizi…
Canım benim…
Sen benim oğlumsun diyor…
Bir tane daha annem oldu…:)
Dünyaya yeniden geldim diyordu bana…
Bir ses…
Ben dahil herkesten daha hayat dolu…
Tanrı’nın doğum günü’nde, içindeki indigoyla buluştu o…
Burada bitmiyor hikaye…
Çok kilo almış bu sıkıntı dolu yıllarda…
Dona’nın kulağa parmakla bastırma metodu var ya…
Heh işte o metodla…
12 kilo vermiş…
Sadece ruhsal değil, fiziksel olarak da bir yeniden doğum…
Kulağıma geliyordu hep…
TDG’yle zayıflayanların sayısı hiç de az diil…
Ben de başlasam hiç fena olmayacak…
Hatice’nin hikayesi burada bitti zannedenlerimiz yanılıyor…
Şu anda interneti öğrenmekle meşgulmüş…
Siteye girebilmek için…
Yakında burada olur, dinleriz…
Bu hikaye burada bitmez, daha yeni başlıyor…
sevgiyle
buRAK
Bazı konular vardır…
Hem öyledir hem öyle değildir…
O konu her neyse, onun iki farklı boyutu vardır…
O ikircikli konuyla ilgili size bir soru sorulduğunda,
bir değil iki pencerenin perdelerini açmanız gerekir.
Çünkü tek pencereli yorum eksik kalacaktır.
Tanrı’nın doğum günü’nde Ben’in bazı soruları vardır ki,
bunlar bir değil iki boyutlu cevaplar gerektiren konular arasındadır.
İşte bu noktada TDG’deki bir yazım tekniğine dikkatinizi çekmem gerekiyor.
Tespitin Dona üzerinden değil Ben üzerinden yapılması…
Bir örnek;
sayfa 592 (3.baskı)
Dona
(…-mışla biten bir cümle sarfeder.)
Ben
O zamanlar Kryon adını kullanıyormuşsun demek.
Dona
(cevap vermez ve konuyu değiştirir)
Herşeyde alabildiğine keskin konuşan Dona’nın buradaki manevrasında oldukça ince bir anlam gizlidir.
Okuyucularımızın dikkat etmesini istediğim nokta,
Kryon-Dona yakıştırmasını yapanın Dona değil Ben olduğudur.
Farketmeyenler varsa farketsin ki;
Tanrı’nın doğum günü diyaloglarında;
Dona Objektivitiyi temsil eder.
Ben ise Subjektiviteyi.
Dona hakikati masaya bir metal olarak koyar.
Ben, o metali kendi penceresinin ışığına göre işler.
Dona alabildiğine objektiftir.
Ben alabildiğine subjektif.
Ben’in başarısı, hepimizin subjektivitesini temsil edebilmesidir.
Örneğimize dönersek. Dona ile Kryon’u herkes eşdeğer olarak algılayacaktır. Ben’in dile getirdiği, daha sonradan yaygınlaşacak olan bu algıdır. Doğru mudur yanlış mıdır adı konulmaz fakat bu yakıştırmayı ilk yapan Ben’dir.
Kitaplarınızı açıp, yukarıda örneğini verdiğim diyaloğa, dikkatli baktığınızda -mış’la biten cümlede aslında Dona’nın Kryon’un ne olduğuyla ilgili bir açıklama yapmadığını, sadece varolan açıklamaları naklettiğini görürsünüz. Peşinden gelen Dona-Kryon yakıştırması Ben’in bir subjektif bir tespitidir. Dona bunu ne yalanlamış ne de doğrulamıştır. Bu gözle baktığınızda konunun Dona cephesinde hafiften ve de özellikle muğlakta bırakıldığını rahatlıkla görebilirsiniz. Dona’nın sözleri Kryon’un kendisine değil getirdiği bilgiye odaklıdır. Bilgiyi kadim olarak niteler. Kimliği ile ilgili hüküm vermez.
Peki neden konuyu bilhassa muğlakta bırakır, Kryon’la ilgili hükmünü neden oracıkta vermez?
Cevap;
Bu, 2 pencereli bir cevabı gerektiren, ikircikli bir konudur.
Bu iki pencereyi birden şu anda açmamız, bize birşey kaybettirecektir;
O şey Tempodur…
Söylenmesi gereken, o an için elzem olmayan detay bir açıklamadır ve TDG’nin temposunu düşürecektir.
Nefes kesici bir tempo, Tanrı’nın doğum günü’nün en önemli tılsımlarından biridir.
Adrenalin TDG’nin vazgeçilmezidir.
İkincil öncelikteki Kryon açıklaması yeri geldiğinde yapılacaktır zaten.
Birazdan olacağı gibi…
Ağır bir konu bu, kafamı çok yordu.
Hemen diğer yazıişlerine geçiş yapıyorum.
yarın görüşürüz
sevgiyle
buRAK
Daha önce izin verilmemişti.
Nihayet izin geldiiii…
Fatiha kriptosu v.1.0.3′te yer alıyor.
Herkes şöyle bi sarsılacak, onu söyleyebilirim : )
sevgiyle
buRAK
19 aynı zamanda Atatürk’ün tüm hayatıdır, 19 onun sayısıdır. 19 mayıs 1919 gibi. İslam’ın kitabaı sadece Türkiye’den ışıldıyabililrdi. Işıldadı da.. Sevgiler.
“YAHUDİ”; Tanrıyla bağlantısı olanlara denirmiş….
Sanırım, YAHUDİ’liği sofuca ırklaştıranların üzerine yattığı bu kelimeyi Tanrı,
onların anlayacağı bir evirmeyle (Kuran da) gerisin geriye çevirip,
munasip bir ayar verdi….:)
Tanrıyla bağlantısı olanların yeni adı “İNDİGO”…..:))
İşte Kuran’da TDG’ yi haber eden ayet;
17.Onu toplamak ve okumak bize düşer.
18.O halde, biz onu okuduğumuzda, sen onun okunuşunu izle.
19. Sonra onu açıklamak da bizim işimiz olacaktır.
(kıyamet suresi)
Kur’an’da Allah kendinden neden hep “biz” diye bahseder bunu hiç anlamam. Yani meleklerimi kastediyor acaba. Kitabınızda bununla ilgili bir açıklama varmı acaba?

Var kelimesi yetmez gibime geliyo : )
sevgiyle
buRAK
Merhaba Kitapta dikkat çekici olan, sadece kelimelerin muhteşem dansı ve mükemmel üslup değil, bu bilgi birikimin nasıl oluştuğu, Arapça bilmeden, İlahiyat Profesörü olmadan nasıl bu yorumları yapabildiğin beni etkiledi.Hele bir de yaşının bu kadar genç olduğu düşünülürse… Kitabında Hz. Nuh için kullandığın; 950 yılın bir ömürde değil, reenkarnasyonla birkaç hayatta yaşandığı ifadesi, sanırım senin için de geçerli. İnanılmaz deneyimlerden süzülüp gelmiş, reenkarnasyonla tekâmül etmiş derin bir ruhsun sen. Büyülendim, etkilendim, gözlerim kamaştı. Sadece bir yerde bir hata var. Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum sözü Hz. Ömer’e değil, Hz. Ali’ye ait. Ama bu da kitabın nazar boncuğu olsun. Ve bir şüphe daha uyandı içimde. Acaba Dabbe senmisin… Sevgimle

Pangea dostumuza teşekkür borçluyum. Önemli bir bilgiyi paylaşmamıza vesile oldu.
Dona, Ali’ye mâl edilen bu sözün, Bir harf öğretenin kölesi olurum sözünün Ali’ye değil Ömer’e ait olduğunu söylüyor. Ve bunu, bir senaryonun içine, yerli yerine yerleştirerek söylüyor. Okuma-yazma seferberliğinin Ömer Halifenin projesi olduğunu gözönüne alırsanız, bu sözün ona ait olduğunu farkedebilirsiniz.
Kitapta da yer aldığı gibi, Ali’nin muhteşem, kriptografik sözleri var fakat bu söz onun değil.
sevgiyle
buRAK
Merhabalar, TDG’nü 1.5 ay kadar önce eniştemin tavsiyesiyle okudum.Ardından da kitaplığımda bulunması için bir tane edindim.Heyecanı diri tutan, yüksek zeka ürünü kitabın insanlığa ulaşmasına vesile olmanıza teşekkürler öncelikle ve bu kitabı yazdırana şükürler olsun diyorum.Halim Bey’in yazısında geçen,Hz.Muhammed’in rüyada görülmesi ile ilgili daha öncesinden de çeşitli vesilelerle okuduğum görüşler düşünceler tekrar gündeme geldi kafamda.Ben iç aleminde bu büyük ruhu sık sık hisseden, rüyalarımda da 2 kez görmüş bir insanım.Gerçekten o ortamlarda gezindiğimde ve kendisiyle iletişim kurduğumda bulunduğum ortam hiç bir rüyama benzemeyen ortamlardı.Gördüklerimi hiç unutamama rağmen bu rüyaları yorumlatacak birini bulamadım şimdiye kadar.Aslında öğrenmek istediğim bana rüyalarda verilen üstü örtülü mesajlar ve bundan sonra ne yapmam gerektiğidir.Ben bu yüksek boyutun neresine çağrılıyorum diye merak ediyorum zaman zaman.Eksik bırakılmış bir şeyler hissediyorum kendimde ya da eksik bıraktığım.Bunu tamamlama konusunda yardımcı olursanız sevinirim. Sevgilerle.

Bana anlatılan şu;
1- Rüyalarımızda “mesaj” alıyoruz.
2- Bu mesajların anlamı asla ilk akla gelen anlamlar değiller. Uykumuzda şifreli bir yayına dahil oluyoruz.
3- Bunları bize el kapılarında sürünüp, birilerinden medet ummamız için de göstermiyorlar. Bunun anlamı her ne ise, bunu çözebilecek olan kişi sensin.
4- Neden uykuda mesaj alıyoruz? Gündüzleri aşırı realistiz çünkü. Gerçeklik zindanındayız. Ancak, hava kararınca zihnimizden özgürleşebiliyoruz.
Dona’nın bana verdiği paketin içinde rüya ilmi de vardı. Herkes bir tarihte, kendi rüyalarını çözümleyebilir noktaya gelecek, bundan emin olabilirsiniz. Fakat farkındalık düzeyimizin buna hazır olması gerekiyor. Rüya çözümlemesi yapmak istiyorsanız işe “rüyada şunu görmek şuna işarettir” kitaplarını ve öğretilerini çöp kutusuna atmanız gerekiyor.
O senin rüyan ve onun anlamını sen bulmalısın.
Bugün değil belki 5 yıl sonra bulacaksın, bir şekilde bulacaksın…
Efendim internetimiz çok yavaş.
Site ağır ağır açıyor.
Neden?
Çünkü Telekom grevde…
İyi de…
İnsangücü işbırakırsa,
makinalar neden yavaşlar?
Türkiye’de internet
pedal gücüyle çalışıyormuş.
Bunu öğrendik :)
merhaba..ben nurdan TANRI’nın DOĞUM GÜNÜ’nü okuyorum henüz 85. sayfasındayım ama kendimi garip hissetmeye başladımm.nasıl böle bi kitap yazabilmişsiniz şaşırıorum..aslında yeni nesile dinimizle ilgili bilmeleri gerekenleri çok güsel gösteriosunuz ama bu kitabı bi insan nasıl tek başına yazabilir yani hem haşaa Allah gibi hemde sıradan bi insan gibi kendi kendinise bu soruları sorup sonrada cevapmı verdiniz yani!insan garip oluyo çok farklı bi kitap ve çok güsel 33 yaşındasınız ne düşündünüz ne gördünüz nasıl böle derin bi kitap yazdınız…insan merak ediyo ama yazarlıkda böle bişey demekki…neyse başarılarınızın devamını diliyorum..
arkadaşlar abartmıyorum, 13 bilemedin 14 yaşındaydım ve TDG nün başlarında geçen İhve-i selase sorunsalıyla karşılaştım.Yani üç kardeş vardı, biri çocukken ölmüştü,diğer ikisi de büyükken…Hatırladınız.. On dört asırdır çözülememiş bir konu. Durdum, sonra tefsir okuyayım dedim, … ve Hızır kıssası çıktı önüme.Nevrim döndü bir kez…Daha ilk gençlik yıllarının başında felsefi bir sorudan dolayı uyuyamamak nedir,ben tattım.70 puan yukardan İlahiyata gittim.Şüphe çektim, bu puanla burada ne işin var sorusu soruldu.Herkes biraz narsisttir de? “Biz emaneti göklere ve yerlere sunduk,almadılar, cahil ve nankör olan insan aldı”…Çık işin içinden… Elestü birabbiküm,kalu bela, ben hatırlamadım arkadaşlar,unuttum belki de. Sarı saçlarımdan ben suçluydum, Kayahan o şarkıyı yazmamıştı henüz… Ben nerden bilirdim, gitarda 2500 akor varmış,daha anamın koyduğu adla duruyordum… “Antropomorfik bir Allah algısı , tamamen ateistiktir “dediler,bir daha durdum… Yahu ben bir “beşer” olarak “antropomorfik” olanın dışında nasıl algılayabilirdim ki… Bir ağzım,bir burnum var, iki de gözüm var,ben insanım valla billa insanım, bir de sevgilim var, adı mı, edebiyat tarihçileri bulsun dedim,Orhan Veli oldum… Ne bileyim, güneş yakar, soğuk dondururmuş. Nietzsce dedim, Alp Dağlarında “üst insanı” aradım.Ama şu “üst insan” olmanın sınırı nerde başlar,bilemedim.Maslow un erdem piramidini okudum, “erdemli insan”,oldu mu,olacak mı, bir yol,dağların başından aşan yollar gibi mesela,aşamadım kendimi… Taksim’in türkü tadındaki barlarında dolaştım,aylak kızlarla felsefe yaptım,gece avucuma çöktü,ben ağız dolusu küfürler ettim.”Burası şerefsiz erkekler,fahişe kadınlar dolu” diyordu Faulkner,Marx a baktım, para fahişedir… Yosun yeşili gözlerimden ben suçluydum,ok.
Allah’tan bir “nefha” vardı içimde.Cehennem, cahinnom dan evrilmeydi.Hinnom’un yeri…Cay-ı Hinnom… Allah’tan bir parça taşıyan ben,ne bileyim… Ne bilginimiz vardı, ne sanatçımız,ne siyasetçimiz, hatta ne de beynelmilel bir fahişemiz,Biz din i nasıl kadük bıraktıysak,örneğin Boğaziçi Üniversitesinde, Odtü de ,vs. felsefeyi de kadük bıraktık.Teolojiyi de… Siyaset bilimini de, etimolojiyi de, tıbbiyye yi de, sanatı da… Kadük kaldık,iğdiş… İsayı hep gökte aradık, ewet, çok uzaklardaydı belki, örneğin USA da ? ama bana geldi bir gün, tartışmalıyız hocam dedi,… Utanmadım dersem yalan olur, talebe hocasına kitap öneriyordu,ve ben okumamıştım o kitabı.Vay be… Ben insanım,antropomorfik olanın dışında bir algı biçimim olamaz. Kitab-ı Kerim i de antropomorfik olarak algılamak zorundayım. Ha bir gün ARINACAĞIM, BANA NEFHEDİLEN ALLAH’IN RUHUNDAN BİR PARÇAYI soluyacağım,bu kesin,artık şüphem yok. Ve anlayacağım, hadi size bir hadis,”Sizler hiç günah işlemeseydiniz,Allah sizleri toptan yokederdi,sonra bir kavim yaratırdı,onlar günah işlerler ve tevbe ederlerdi,Allah da onların tevbelerini kabul ederdi”…Hadis-i Şerif. Yaşam ertelemeye gelmez arkadaşlar,ertelenen her şey ufalar sizi, nezih olmak da umudumuz…
Ne diyeyim… Aynısını diyeceğim buRAK’ım, iyi ki varsın…On beş gün oldu seninle tanışalı, KİTAP la yani.Otuz kişi aldı okudu, tam yetmiş kişi sırada, hele dün bir müşterim geldi, yaşı ellibeş, TDG masamda,aldı eline, daha nasılsın demeden, daldı gitti, hocam dedi, bu ne ya…kendisi Tarih mezunu,dur dedim,yarın ben kitaptan sana beş adet yollayacağım,tüm elemanların da okusun. Ama ben dedi… KOnuşma abi,yarın beş adet elinde, BİZ SAYISALI GEÇTİK,VAR MI ÖTESİ, ne bileyim ben…
- Yeni diş fırçası aldıııım, seninki mor olaaaan… Duydun mu beni hayatıııımm?
- Anlaşıldı merkez.
Bir evlilik klasiği…: )
Mor gene büyük gelişme. Bundan önce bana alınan diş fırçası pembeydi. Kullanmadım tabi ki. Gittim lacivert bi tane aldım kendime. Töbe töbeee…
Yalnız bana alınan bu mor diş fırçası biraz değişik. Üzerinde artı ve eksi, iki tane düğme var. Töbeee… Bu da ne? Motorlu diş fırçaları desen onlardan değil. Hele bi onlardan olsun, anında çöpe gider. Lacivert bile olsa dinlemem. Sinir oluyorum motorlu diş fırçalarına. Zımpara makinası mantığında yapmışlar bunları. Sitesine girsen, aynı firmanın sistre makinası yaptığını da görürsün eminim.
İşim olmaz yani motorlu fırçalarla.
Dur bakim şunun artısına bi dokuniim, hayatıma bi artı-değer katıcak mı…?
Vay canına…!
Bildiğin diş fırçası ama artıya basınca gönül telleri titriyor. Bazı telleri de yukarı aşağı oynuyor. Harika bişey. Gıcır gıcır oldu dişlerim. Sigarasız dünya düzeninde, günde 40 bardak çay duvarını aşmış durumdayım malum. Benim dişler sararıp-solmadan gel demiş, o da gelmiş…
Alırken farketmemiş nitekim kendine aldığı pembe fırçanın üzerinde herhangi bir artı değer bulunmamakta.
Hehe, pembenin karmadaki geri dönüşü derler buna…: )
Başka markaların var mıdır bilmem. Lakin bunu tavsiye ediyorum herkese.
Oral-B/ Pulsat. Fiyatı da 8.5 ytl. Normal fırça fiyatından birazcık pahalı, dişçiden ise çok ucuz.
Merak edenlere; Pili de değişiyor, başlığı da.
Bu tavsiye, burda bitti…
Başka bişeyler başladı;
(Bişeyi çok beğenince böyle oluyo, söylemiştim)

Ne alaka diyebilirsiniz fakat bu diş fırçası bana peygamberimizi hatırlattı.
Hazreti Muhammed, bugün yaşıyor olsaydı bu yada bu tarz bir fırçayı tavsiye ederdi kesin.
Bi düşünün…
Dünyada acayip acayip teknolojik fırçalar çıkmış…
Geleneklerin dünyasında ise sen;
Hazreti Muhammed’i dünyanın en iptidai diş temizleme metoduyla eşleştirmişsin.
İslam’ın peygamberini 2binlerin teknolojisine karşıt hale getirmişsin.
Biliyorum diyen de bilmiyor…
İnsanlara diş fırçası falan tavsiye etmedi o.
Ağzınızı temiz tutun, dişleriniz tertemiz olsun dedi.
İnsanlar, Nasıl olacak bu iş? dediler.
Bununla yaparsınız dedi o da.
“Üniversitelerde” diş hekimliği fakültesi yoktu o zamanlar,
bu yüzden söyledi.
Evinin ortasına işeyen bedevi kültüre,
inci gibi bembeyaz bir diş ekolü…
Vay canına…
Ve bu kadar ilerici bir hareketten,
bu kadar gerici bir çıkarım…
Bence bu daha Vay canına…
Bakınız İslam;
Bundan tammmm…
binnnn
dörtttttyüüzzzz
sene evvelll
insanlarına;
DİŞLERİNİZİ FIRÇALAYIN
diyen bir medeniyetmiş…
Misfaktan öğrendiğimize göre.
Bakmayın siz Truva’da Brad Pitt’in,
Braveheart’ta Mel Gibson’ın
porselen beyaz dişlerle arz-ı endam eylediğine…
Tarihin insanlarının ağzında diş yoktu diiiişş…
Herkes korsan gibi geziyor…
Ağız kokusu desen… Püff…
Yere göğe sığdıramadığın o tarihi kahramanlara,
5 metreden fazla yaklaşamazdın.
Bugün gönül telini titretenler,
o gün olsa burnunun direğini sızlatırdı bundan şüphen olmasın…
“Efendim tarihi kayıtlarda böyle bir bilgi bulunmamaktadır.”
Yahu kim benim ağzım leş gibi kokuyordu diye tarihe kayıt düşer.
Şöyle kahramandım, böyle kahramandım der…
Bizim memlekektin insanları, ağzını açtığında çiçekler soluyordu demez kimse…
Burnu da alışmıştır zaten.
Tarihçi dediğin, en çok da onunki kokuyordur muhtemelen…
Bütün gün elinde kağıt-kalem, kralın peşinde,
majesteleri şunu yedi, bunu içti demekten…
Kişisel hijyen nerdeee…?
Bugün fotoğrafı çekilirken objektife otuziki dişiyle gülümseyen insanoğlu,
o günlerde portresi çizilerken ağzını neden
mmmmm diye kapalı tutuyordu zannediyordunuz?
İnsan iki sebepten ağzını mmmmm yapar zaten…
Ya dişçiye gitmiyordur,
yada dişçiden yeni çıkmıştır.
İyi de be kardeşim;
bu portrelerdeki tiplerin hepsi mi,
ressama gelmeden önce dişçiden fırlamıştı?

İşte…
Benim diyen, en güzel kadınların bile korsanlar gibi gezdiği yüzyıllarda,
insanlarına diş fırçalatan,
bir medeniyetin evladı,
bir dinin dindarısın sen.
Silkin ve kendine gel istersen…
Güzel örnek…
Dün misfakmış Müslüman olmak.
Bugün en etkili diş fırçası hangisiyse onu kullanmak Müslüman olmak.
İslam gibi devrimci bir geleneğe, böyle muhafazacı yaklaşırsan olacağı budur.
Vefa göstereyim derken, ona karşıt hale geliverirsin.
Hiçbir diş fırçalama geleneği, İslami bir değer falan değildir.
İslami değer olan, TEMİZ BİR AĞIZ YAPISIDIR.
Bu, somut olguların hepsi için geçerlidir.
İslam, istikamettir. Vasıta değil…
İstikamet değişmezdir, tartışılmazdır.
Anayasanın değişmez maddesidir…
Vasıta ise herşeyiyle tartışılmak üzere varolmuştur.
Sen karar verirsin,
çağın gerçekleri karar verir.
Sen istikameti değil de,
Vasıtayı başlıbaşına bir değer haline getirirsen olacağı budur.
Deveyle birlikte anılır, dindarı olduğun din.
Asla uzay mekiği dendiğinde akla gelmez.
Bir zamanlar genç, şimdi yaşlı bir kavram olur.
Müslüman nesil şunu çok ama çok iyi düşünsün;
İslam’a hakaret eden insan kafirse;
İslam’ı yaşlı gösteren kişi, nasıl MÜMİN olabilir?
Herkesin gençliğin peşinde olduğu bir dünyada…
Nasıl olabilir…?
Yok mudur bunun bir bedeli…?
Kur’an “Kalpleri ısınıdırılacaklar” diyecek…
Sen kalpleri soğutmak için herşeyi yapacaksın…
Ve cennet’in başköşesine kurulacaksın, öyle mi?
Bırak yaşlı olmayı, genç lafını bile dikkatle sarfetmen gerekir.
Konu İslam’sa eğer.
Çünkü gençlik de geçicidir, fani bir kavramdır.
Bizim İslam’dan anladığımız ve anlattığımız ise;
ÖLÜMSÜZ BİR İSLAM’DIR.
ZAMANLAR ÜSTÜ BİR İSLAM’DIR.
Muhammed’i bin yıl ileride…
Ümmeti bin yıl geride…
Öyle olunmaz ÜMMET-İ MUHAMMED.
Böyle olunur.
sevgiyle
buRAK
Myanmarlı rahipleri konuştuk, yazıştık…
Dindar böyle olur dediştik…
Ajanslara düşen son haber…
Dindar böyle olur 2 dedirtiyor insana…
Tayvanlı rahipler…
Kan iliği bankası kurmuşlar…
Şu işe bak…
Bir Türk çocuğuna taa ordan şifa göndermişler…
Öyle kuru kuru göndermek de yok…
Tapınakta ayin düzenleyip öyle teslim ediyorlar doktora…
Neden ayinle peki?
Aynen onların cümlesi;
Çocuğa gönderilen 6 MİLYON HÜCREYE SEVGİ YÜKLEMEK İÇİN…
Bakar mısın…
Budist rahiplerden yeni bir dindarlık dersi…
Kime…
Biz Müslümanlara…
Bu arada tesadüf bu ya;
İlik gönderilen Türk çocuğunun adı da;
Muhammed…
Anlayanına özel yazı…
sevgiyle
buRAK
buRAK’ım; Hani bir atasözü vardır. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” Aslında bu kadar uğraşmaya gerek yokmuş. Kimin ne olduğunu bilmek için dişlerine bakmak yeterli galiba… Ümmetinin bugün bile göremediğini “BİNDÖRTYÜZYIL” önce görmüş o muhteşem peygamberin ümmetleri olan bizler… Acaba aslında dünyalara değer bu öğretisini basite alarak somurtkan suratlarla sokaklarda geziyoruz. Evet, evet… Onun gibi nezih bir Peygamberin ümmeti olan bizler dişlerimizi bile gösteremiyoruz kimseye ve hep asık suratlarımızla arzı endam ediyoruz. Aslında özelimdi ama “D-inci dişler” yazısından sonra paylaşmak ihtiyacı hissettim. Yıllar önce rüyamda görev yaptığım camiye gelmişti. Sadece beyaz boyalı olan Camiin içi kendiliğinden çeşitli figürlerle süslenmişti. Tabanından tavanına kadar.. En önemlisi de kendisi de yanındakilerde SİYAH TAKIM ELBİSELİ ve KRAVATLI bir şekilde giyinmişlerdi. Birde saçları o kadar muhteşem bir şekilde taranmıştı ki zannedersiniz jöle sürmüş. Evet o bugün yaşasaydı. ARMANİ den giyinir, dışıyla içiyle galiba bize örnek olur ama bir o kadar da utandırırdı. Ama bugünün Müslüman kafası onun Hz Muhammed olduğundan bile şüphe ederdi o halde görünce… SEVGİLERİMLE…
Şu aralar yine ;”okullarda din dersi olsun mu olmasın mı, seçmeli mi olsun,zorunlu mu olsun ? ” tartışmaları sürüp gidiyor.Bence din dersi zorunlu olsun ve yazdığınız “TANRI’NIN DOĞUM GÜNÜ ” bu dersin kitabı olsun. Hislerimize mütercim olduğunuz için teşekkür ederim.
Bir dişhekimi olarak yazıyı ayakda alkışlıyorum. Bir şey eklemek istiyorum.Haclı seferleri yapılırken hiristiyanların dikkatini müslümanların dişleri çekmiş.Çürük az. Ne yapıyor müslümanlar misvak kullanıyorlar.Bu gün macun reklamlarında flour içerir diyorlar ya onun kaynağı misvak. Misvak içinde barındırdığı flour sayesinde çürümeyi engelliyor. Çürük yapan mikroorganizma flourun bulunduğu ortamda yaşayamıyor.dikkatinizi çekerse misvak diş fırçası gibi değil surekli ağızda tutulup çiğnenip tükürülüyor. tabi çiğneme esnasında ucunun kıllarıda dişe sürtüpfırçalama yapıyor. Biz bak şu Allahın hikmetlerine diyip oturur ken atı alanlar üsküdarı geçiyor. Dünyanın gelişimini yapıp flouru macuna kıllarıda fırçaya koyuyorlar. birde bize satıyorlar.Bizde Allah balık üzerinde Allah ağaç kovuğunda diyip fotoğraf çekip tapınıyoruz. Allah ilimde irfanda gelişimde…….