Daha önce oturduğumuz evin muhitini paylaşabiliriz artık efendim. Adalar Bölgesinde ikamet etmekteydik biz. Büyükada’daydık. Gökyüzümüz pek bi hareketliydi : )
Ocak sonu, şubat başı henüz dönmüşüm Ankara’dan. TDG henüz yeni. Cepte kuruş yok. Birlikte bizim kitabı almak isteyen silah arkadaşlarım için İstanbul’dan kitap getirtiyorum. Haliyle toptancı fiyatına veriyorum çocukların hepsi asker. Elimde kalan para da harçlığım oluyor, geçinip gitmeye çalışıyorum. Bu arada bizim birlikte hala sorsanız beni çok severler lakin cimrinin önde gideniydi derler. Parasız olduğumu anlatamadım bu keratalara. Abi, bu kariyer, bu yaş, bu artistik duruşlar falan, yeme bizi diyolar koro halinde. Anlatamıyorum da anlatamıyorum : )
Nihayet dönüyorum. Bütün aile, dönünce mesleğime yeniden başlayacağım umuduyla ayakta durmuş. Bekar gitmişim, nişanlı dönmüşüm.
- Çalışacaksın artık değil mi?
- Hayır : )
Aile köpürme halinde. Üstüne bir de Dona, Bahar’ın da çalışma iznini iptal etmesin mi? Biz kaldık mı böyle iki meteliksiz : ) Bu artık son damla oldu ve bütün aileyle topyekün çatışma başladı. Ananemdeki küçük odamdayız lakin yaşlı bi kadını yoruyor olmamızdan dolayı aileyle ipler kopma noktasına gelmiş. Herşey yoluna girecek, bu geçici bir durum diyorum. Dinleyen var mı? İstanbul’a dönüşüm böyle gerilimli oldu işte.
Tepkileri yatıştırmak için herkese adres olarak kitabı gösteriyorum. Ben bu kitaba adadım kendimi, o beni aç açıkta bırakmaz kimse benim için endişelenmesin diyorum. Diyorum da kitabın satışları çok yavaş. Koskoca Remzi Kitabevleri’nden sipariş geliyor 3 tane 5 tane. E bari o işe asıl diyolar. Yayınevi de aynı şekilde. Tanıtım girelim. Gazetelere televizyonlara çıkalım. Hayır olmaz. Fazlar planında buna yer yok.
E napıcaz? Bekleyeceğiz. Satışlar azmış, kitapçılardan iadeler geliyormuş beni ilgilendirmez. Bu kitabı milyonlarca insan okuyacak.
- E, İnşallah hadi bakalım.
- İnşallah’ı Maşallah’ı yok. Bu bir temenni konusu değil. Size bunun kesin olarak böyle olacağını söylüyorum.
….
Elime bilgisayarımı aldıysam, sallanan koltuğuma oturduysam, hele bir de frekansa girdimse dünyada benden mutlu insan yok. Nefes bile almıyorum, uçuyorum, başka bir yerlerdeyim. Ama işte, kürkçü dükkanı gibi dönüp dolaşıp geldiğin şu gerçek hayat yok mu… Çok acıtıyor canımı. İki alem arasında sıkışmış kalmışım…
Bir meditasyonda kendimle ilgili bir tablo görmüştüm. Aynı onun gibiyim. Yandan görüyorum kendimi, cıbıl cıbıl ortada duruyorum. Önümde duran acı çeken insanlar tek kolumu yakalamış çekiştiriyor. Onlar yakaladıklarını sanıyorlar oysa o kolu onlara ben uzatmışım ve canım hiç de yanmıyor. Dimdik duruyorum. Diğer elimin ne yaptığını görmüyor kalabalık. Onu da arkada melekler kavramış sımsıkıya. Arada bir geçit gibiyim. İki taraftan çekiştiriliyorum. Böyle birşeydi işte. Ama tablo çok kaliteydi : ) Da Vinci, Michelangelo çizmiş gibi. En ince detaylarını bile hatırlıyorum. Acı çeken kalabalığın içinde en çok aklımda kalanı kalanı simsiyah başörtülü kadın ve yüzündeki acı dolu ifadeydi.
Bu figürü görünce Rabbın sanatla ne kadar içiçe olduğunun farkına varmıştım. O kadar etkileyici bir tabloydu ki. Meleklerine çizdirmiş olmalıydı. Bana vereceği yüzlerce sayfalık öğütten daha etkili olmuştur o enstantane halet-i ruhiyemde. Sıkıştığım her zaman aklıma hemen o duruşum gelir. Fazlar planında olduğumu hatırlar, derin bir nefes aldırır bana.
Dünyevi hikayeye geri dönüyoruz : ) Ben rahatlıyorum ama aileye bütün bunları anlatması hiç de kolay olmuyor. İki taraf arasındaki sıkışmışlık duygusu sarmış beni. Dışarı hiçbirşey çaktırmak yok tabi. Çelik gibiyim. Kendi içimde serzenişte bulunuyorum kendisine o kadar. Bir de evlilik çıkarmış başıma : ) Bırak yakışan bir organizasyonu, belediyeye başvuru yapacak durum bile yok. Aile aynen anlattığım gibi gelinlerini çok beğenmelerine karşın, yasak evlilik olarak ortaya koymuş bizim izdivacı. Bildiğiniz kabus yani : )
Bu kabus sürüp gidiyor. Fakat içimde bir ses. Ruhumu yıkayan, endişenin verdiği oyakıcı harareti serinliğiyle delip geçen bir ses. Herşey yolunda, biz buradayız diyen…
Buradaysan vursan ya oraya buraya üç-beş kere?
- İleride kendinle gurur duyacağın günler yaşıyorsun, yanındayız…
Ses böyle diyince ben de başta gelinimiz olmak üzere herkese herşey süper olacak mesajları yayıyorum. Bu nasıl olacak hiçbir fikrim yok ama olacak. Ben o sese güveniyorum. Kitabımı bana yazdıran ses o. Hiç duymadıklarımı bana duyuran. Hiç bilmediklerimi bana öğreten ses o ve ben ona güveniyorum.
Bahar’ın bir köşedeki 5bin YTL’sini yemişiz, hatırladığım kadarıyla bin YTL kadar bişey kalmış. Onunla evleneceğiz. Aileden ne maddi ne manevi destek. (Babamla ananem hariç tabiki). Nereden başlamamız gerektiğini bile bilmiyoruz. Gözümüz ailede. Manevi bir destek, bir çoşku görmek istiyorsun. Ailede tık yok. İmza atın çıkın, imkanlarınız ancak buna yeter denmekte. O sırada sesten yeni bir sinyal alıyorum. Ve sanıyorum bu ses hayat felsefemi tümüyle değiştirecek.
Baktığında gördüklerin seni mutlu etmiyorsa,
Başını yanlış yöne çevirmiş olabileceğini aklından çıkarma.
Daha somut lütfen?
Seni evlendirmenin onurunu, neden ruhsal ailene vermiyorsun?
Etrafını saran o sonsuz-sevgi sahiplerinden bahsediyorum…
Tabi ya.
Aklıma hemen Filiz geliyor. Askerde bana istisnasız hergün mail atarak, Tanrı’nın doğum günü coşkusunu paylaşan bana oğlum diyen o sevgi dolu kadın. Arıyorum hemen. Belediyede nikah kıyacağız biz. Nikah şahidimin senin olmanı istiyorum. Büyük oğlunu evlendireceksin hadi bakalım diyorum. Canımız-kanımız ailemizle paylaştığımızda soğuk rüzgarlar estiren bir konu, ruhsal aileyle paylaşıldığında, karşı taraf gözyaşlarına boğulmaktan ne diyeceğini bilemiyor…
Oh be biri var yanımızda. Evet evet, bundan sonra benim hayatıma ne gelecekse Tanrı’nın doğum günü’yle gelecek. Bir anda bir umut bir heyecan. Gelin, gelinliğinin tadını yaşamaya başlıyor nihayet. Elinden tutan biri var artık.
Filiz’in aklına birşey takılıyor ve beni arıyor.
- buRAK neden imza atıp çıkıyoruz? Neden bir organizasyon yapmıyoruz?
- Filiz’im bir organizasyon yapacaksam yakışanı yapmak isterim. Malum, para yok. O yüzden sessiz sedasız birşey yapalım, ileride telafi ederiz.
- Güzel bir organizasyon için paraya gerek olduğunu kim söyledi? Sevgi. Bana bırakın ben size inanılmaz bir gece yaratacağım, sevgiyle.
…
Sanıyorum bir hafta içinde oldu bitti herşey. İstinye’de TDG’ci : ) bir dostumuzun sahibi olduğu şahane bir mekan. Kişi başına öyle güzel bir menü ve öyle güzel rakamlar vermiş ki, inanılır gibi değil.
- İyi de Filiz bu cılız kişi başı ücretlerin toplamını bile ödeyemeyiz biz. Senin de ödemene hiçbir şekide izin veremeyiz.
- Biz ödemeyeceğiz ki. Modern bir nikah gecesi bu. Her gelen kendi ödeyecek.
- Wow…!
….
Bana sormayın ben heyecandan hiçbirşey hatırlamıyorum, dediklerine göre rüya gibi bir gece olmuş. 50 kişilik br organizasyon. Bambaşka, peri masalı gibi bir nikahtı böylesini hiç görmemiştik diyor gelen herkes. Bizim aile ise şokta. Böyle bir geceyi hiç beklemedikleri için, gündelik kıyafetlerle gelmiş hepsi : ) Ters köşe.
Eee ne bekliyordunuz. Dona’nın gelini …:)
Güzellik para gerektirir zihniyeti o yağmurlu Şubat gecesinde yıkıldı benim kafamda. Güzellik sevgi ister dostlar, başka da hiçbirşey istemez. Başka nasıl açıklayabiliriz ki? Telefonum borcundan aramalara kapalıyken, sadece o günlerde beni arayan arkadaşlarımı çağırabildiğim bir organizasyonun “masal gibi” olmasını.
Herşey bir yana, içimdeki sesin doğrulanması beni mutluluktan kıvrandırıyor.
Bütün aile şaşkın. Öyle beklenmedik bir gecenin ardından. Şanslı çocuklar valla deniyor. Ama şans da bir yere kadar. Ananenizde daha fazla oturamazsınız, başınızın çaresine bakın. Haksız da değiller. Ananeme yük olma ihtimali en çok beni rahatsız ediyor.
Daralmışım gene. Hadi diyor Bahar, ev bakmaya çıkalım. O gün bunu benim söylediğimi zannediyor o, gerçekte söyleyen oydu. Söylerkenki bakışları bir değişikti. Söyletildi gibi geldi bana. İyi o zaman hadi hazırlan dedim. Yoksa, çok gülünç bir öneriydi. Ortada fol yok yumurta yok. Nereye ev tutuyorsun? Ses Büyükada’ya denizin ortasına taşın diyordu…
Cepte gene üç kuruş beş kuruş atladık ada vapuruna. Büyükada’ya gittik. Bu arada bir not, hayatımda Büyükada’ya hiç gitmemişim. Diğerlerine de öyle. Para da yok ama olsun ben ev tutmaya gidiyorum : ) Sloganımı mırıldanıyorum kendi kendime;
Sesim söyledi, vardır bir bildiği…
Büyükada’ya adım atıyoruz. Hiç bilmediğim bir memleket. Nereye gideceğiz, nereden başlayacağız. En ufak bir fikrim varsa arabolayım : ) Yürüyoruz sokaklarda. O kadar kararlı adımlarla yürüyorum ki Bahar bildiğim birşeyin olduğundan emin. Aslına bakarsan serseri mayın gibi dolanıyoruz ordan oraya. Ama sanki birşey arıyorum. Elimde bir altın dedektörü var. Dıdıdı dıdı seslerine göre yolumu buluyorum. Bir emlakçının önüne geliyoruz, hadi girelim diyor. Hayır burası değil diyorum. Dedektörden ses gelmemiş çünkü. Devam ediyoruz. Buraya bir soralım o zaman. Hayır burası değil. İyi o zaman bu emlakçıya soralım bari. Hayır…. Seni dinlemiyorum ben soracağım diyor Bahar. Tam o sırada bir sokak köpeği koştura koştura gelip Bahar’ın önüne geçiyor. Yaklaştırmıyor emlakçıya. Hırlayarak falan değil, kuyruk sallayarak. Korkuyor bizimki tamam tamam seni dinlemeye devam edeceğim diyor. Yürümeye devam ederken bir emlakçının önüne geliyoruz ve işte burası diyorum ben.
Kapıyı çalıyoruz. Bir bey açıyor. Anlatıyoruz meramımızı.
- Malesef. Biz sadece satılık emlaklarla uğraşıyoruz…
İşte o anda yıkılıyorum. Bir yanlışlık olmalı. Sesi dinleyip buldum ben burayı oysaki…
İyi günler deyip arkamızı dönüp merdivenlere yöneliyoruz ki, arkamızdan bir ses bizi içeri davet ediyor.
- Bu kadar yol gelmişsiniz. Bir çayımızı için öyle gidin.
Peki diyoruz.
Çay içerken beyfendinin aklına bir ev geliyor.
- Falancanın bir evi vardı ya, noldu acaba? Alo, Erol’u bir çağırın bana.
Erol bey geliyor. Sevimli bir tip.
- Erol, o tepedeki kiralık ev ne oldu?
- O ev yok.
- Nasıl yok?
- O ev yok.
- Kiraya mı verildi?
- Hayır.
- Eee?
- Hanımefendi, evi bir yazara kiralamak istiyormuş. Boş tutuyor o yüzden.
- E, arkadaş da yazar zaten.
- Öyle mi? O zaman o ev var…
:)
Buyrun gidelim yalnız o evin bir handikapı var diyor. Ne diyoruz. “Merkezi” değil, çok tepede ıssız bir yerde.
- Siz yokken biz beyefendiye tam da öyle bir evin tarifini vermiştik : )
Eve gidiyoruz. Evin manzarası muhteşem. Kendi de çok şirin. 700 YTL ve eşyalı üstelik. Tam bizlik. Depodan devekranı ve tembel koltukları getirdik mi tamamdır.
Evsahibiyle her konuda anlaşıyoruz. Cumartesi günü kontrat yapacağız. Hangi parayla? En ufak bir fikrim varsa arabolayım. Mutlu birşekilde ananeye dönüyoruz. Ev tuttuk diyoruz. Kimse inanmıyor, vakit kazanmaya çalıştığımız düşünülüyor. Eve girmek için gereken parayı birşekilde bulup buluşturuyoruz. Hazırız. Çarşambadan arıyorum evsahibini, para da var ya artık, daha önceki görüşmede kadına şaka yapıyormuşum gibi geliyordu, bu işin ciddi olduğunu göstermek istiyorum kendime. Kadından acı haberi alıyorum:
- Biz evi kiraya vermekten vazgeçtik.
Büyük bir hayal kırıklığı… Hiç üzülme diyorum Bahar’a. O ev bizim kısmetimiz. Kısmetimiz, engellenemez. Göreceksin o ev bize geri dönecek.
… arıyor o gün tesadüf bu ya. Bana yemeğe gelin diyor. Atlayıp gidiyoruz. Moraller bozuk tabi. Delinin zoruna bakın diyor. Benim Hisar’daki evi vereyim size. Dayalı döşeli, ev bulana kadar rahat rahat oturun.
- Yuppiii : )
Bu arada ilginç bir detay… Filiz gibi …’nin de her yanı kelebek figürleriyle doluydu. İkisinin de simgesi kelebekti… Güvercinlerden sonra bir de kelebeklerimiz vardı artık bizim.
Hisara yerleşiyoruz. Mutlu geçen 2 hafta. Ardından çalan telefon:
- Çocuklar biz evi kiraya vermeye karar verdik. Nolur siz tutun.
- Hayırdır noldu, niçin karar değiştirdiniz?
- Seninle konuştuğumuzun ertesi günü annemin durumu ağırlaştı komaya girdi. Onun yanında durmamız gerekiyor, adanın sefasını süremeyeceğiz bu yaz.
Sonradan öğreniyoruz ki, yaşlı ve hasta kadın yoğun bakımdaki yatağında uyanmış, kızına dönmüş “Adadaki evi kiraya ver” demiş ve tekrar uyumuş…
6 ay hasta kaldı kadıncağız. Ev de misyonun o süreçte tamamlamıştı zaten. Ev sahibini evden çıkacağımızı söylemek için aradım ki, beni dehşete düşüren o havadisi verdi.
- Şimdi içeri girdik biz de. Cenazedeydik.
Annem dün vefat etti…