Bugün birkaç okuyucumuz farklı farklı kitap isimleri sormuş bana. Bunları okumuş muydun diye. Yinelemekte yarar görüyorum efendim. TDG, kitap okuyarak yazılmış bir kitap değildir. Hiç rahatsız olmamakla birlikte benim için yer yer “ne kadar çok şey okumuş bu çocuk” denildiğini de bilmekteyim. Minik bir düzeltme yapmak isterim. Ben çok okumuş olmaktan daha ziyade, çok düşünmüş bir çocuğum. Kafam da kocamandır zaten. Spritüelizmi de okuyarak değil, yaşayarak öğrendim. Zaman zaman söyleniyor böyle şeyler. Çok gülüyorum. Üç isim saymış. Diyor ki biraz şuna, biraz buna biraz da falana benzettim. Üçünü de daha önce duyduysam ne olayım :=)
Hakikatin kanalına bağlandıysa o da, ne mutlu ona. Bize de tabi. Belki de bizi besleyen onu da beslemiştir. Onu besleyen de bizi. Yatay yaratıcılığa inanmam ben. Ona bak ordan onu apar, buna bak burdan bunu apar. Ben bunu direk kaynağından isterim kardeşim. Dikey yaratıcılık. Ona veren bana da verir. Bana veren de ona. Bu daha meşakkatli bi yoldur ama inanın bana buna kesinlikle değer.
Kendimi bildim bileli kafa yorarım. Önemli, önemsiz, büyük, küçük herşeye. Arkadaşlarımı yılbaşında benim başka bir programım var diye ektiğimi hatırlarım. Program dediğim de kafaya bişey takmışım, evde müzik dinleyip onu düşünücem sabaha kadar. Böyle, haldır haldır bir düşünme hali. Düşünceli olma değil. Önüne geçilemez bir nedenleri bulma isteği. Varoluşun Sherlock Holmes’u olmalıyım ben. Ben değil herkes tabi. Habire soru sorma olayında bu yüzden hazzetmiyoruz sanıyorum. Aramızda Dr. Watson’lar istemediğimiz için. Herkes kendi çapının kendi imkanlarının Sherlock Holmes’u olmalı. ( TRT’li biri varsa aramızda, şu 20 yıl öncenin S. Holmes dizisini günün en abuk saatinde de olsa yayınlayamazlar mı acaba? Aynı dublajla olursa hele feci mutlu olurum. Çok teşekkür ettim).
Arada Allaaam ben neden bu kadar çok düşünüyorum diye düşündüğüm de oluyordu tabi : )
Of be manzaraya bak, ne güzel düşünülür orda…
Şimdi evde uzanıp düşünmek vardı…
Böyle bi bağımlılık olmuştu…
Gerçekliğin en kralının bile esamesi okunmuyordu benim hayal dünyamın yanında.
Kafası bu kadar dolu bir insan olarak kitap okumak benim için çok zor bir iş olmuştu hep. Bir yere geliyorsun cümlede kopup gidiyorsun. Yazmadığın, görmediğin, duymadığın, bilmediğin o kendi kitabında buluveriyorsun bir anda kendini. Binlerce kitap almışımdır heralde. Baştan sona okuduklarım üç-beş tanedir. Adına bakarım. Burada benim ihtiyacım olan şu cümle olmalı diyerek seçerim. Alır, hızlı hızlı tararım. O cümleyi bulurum. Alacağımı alır kendisine teşekkür eder, kitaplığıma kaldırırım. Yaratımlar yaptığım alanda kendimi karantinaya alırım ben. Reklam yazıyorsam, reklam seyretmem. Mizah yazıyorsam, gösterilere gitmem. Kitap yazıyorsam da kitap okumam. Verilere ihtiyacım varsa da bunları teknik olarak elde ederim.
Okumak benim için, sonuç-lara hazır lokma olarak konmaktı. Ben neden-lerin peşindeydim.
Bir de açık söyliim, bu yazar tayfasını genel olarak gözüm hiç tutmadı bir türlü. “Okunmalıyım ben, okunmalı. Yoksa aç kalırım. Okunmalıyım ben, okunmalı.” Adamın bilinçaltında bu korkuyla yatıp-kalktığını hissediyorsun. Kaygıdan, korkudan tir tir titreyen biri sana hayatı öğretecek…
Bugün yere göğe sığdırılamayan Sigmund Freud’un, kitaplarını teslim edip karşılığında çuval çuval patates aldığını işitmişsin ya. O fakir koşullarda, Holywood’dan adama gelip “Biz sinema endüstrisi diye bişey kuruyoruz. Sen de insan psikolojisinden anlıyorsun. Gel bizimle Amerika’ya. Senaryolarımıza danışman ol, şu kadar bin dolar verelim sana” diyerek yaptıkları teklifi reddettiğini, idealist idealist patates yemeye devam ettiğini biliyorsun ya. İşte yazar deyince aklına onlar geliyor senin. Öyle bir selam durmuşsun ki, ödül almak için vermedik şeyi kalmayanları yazardan göremiyorsun. Fazla ölümlü geliyor sana. Ölümsüz o adamlardan sonra. John Lennon gibi adamlara müzisyen demeye alışmışsın biri. Sırtında derimontuyla küresel ısınmaya hayır diye kampanyalar yapanlara dilin varmıyor o kelimeyi sarfetmeye…
Kitap alanında edebi türleri ayırıyorum bir kenara. Ben size söyliim. Dünya kütüphanelerinin yüzde 99′u bir makaleyle de ifade edilebilecek bilginin, şişirilip kitaplaştırılmasının bir ürünüdür. Makale, yazarlar için asla kitap gibi gelir kaynağı olamadığı için. Tek başına satılamaz. Dergiler, gazeteler de iyi para ödemez zaten. Yazarlar kitaba yönelmişlerdir bu yüzden. E kitap dediğinin de kalın olması gerekir zaten. Ne kadar kalın olursa o kadar ciddiye alınır, o kadar çok yüksek telif bırakır. Hadi çık işin içinden. İşin yoksa bütün kitabı ayıkla. Özünde yatan o tek fikri bulabilmek için. Aynı bilgisayar yazılımları gibi. Elektronik markete gir, koca koca kutular. Alacalı bulacalı. Ne var bu koca kutunun içinde? Bi tanecik DVD…: )
Konular uzar da uzar kitaplarda… Kitap formatına çok yüksek olasılıkla hayatın gerçeklerinden dolayı kaymış bir yazar, sayfalar ilerledikçe neden kitap yazıyor olduğunu unutur. Kısaca söylenenleri anlayamadığın için uzun uzadıya yazdığına inandırır kendini. Daha kötüsü, en başta sen inanırsın buna. Benim ölçütüm şudur hep. Kitaptan aklında ne kaldıysa, aldığın bilgi odur. Geri kalanı sana da ona da eziyettir. Edebi türü ayırıyorum tekrar söyliim. Bu yüzden sevmem. Gerçek bi damar yakala, ansiklopedi yap, başımla beraber. Ama aklıma bi cümle geldi. Dur şunu kitap yapiim… İşte bu duyguya saygı duymuyorum ben.
Markalamacılık dönemlerimde Harvard Business (Online) Review’ları çok severdim. Haftalık olarak makalelerin listesi gelir posta kutuna. Hangisini okumak istiyorsan, bastırırsın parayı okursun. Adam Harvardlı prof. Makale yazmış, 1.5 sayfa, 2 sayfa . 50 sayfa falan değil. 8-10 paragrafta anlatmış meramını. O kısacık makale için kitap parası ödüyosun, o ayrı konu. O daha çok kazanıyor. Ya okuyucu olarak sen? Bence okuyucu olarak sen daha çok kazançlısın. Zaman kazandın. Makaleye o parayı vermeseydin, adam o parayı senden almak için bi tane kitap yapacaktı. O makaleyi de parçalara bölüp, saklayacaktı kitabın içinde bi yerlere. Uğraşıp duracaktın BU KİTABIN FİKRİ NEREDE diye. İyilik yaptı sana.
Bu anlayışla bakacak olursan Tanrı’nın doğum günü’nden 100 tane kitap çıkar. Site yazılarından da öyle. “Ermeni konusunu çok kısa geçmişsin. O kadar basit değil o konu.” demiş okuyucu. İnanamıyor. Sorunun da çözümün de bu kadar sade olmasına. Bilgiyi kiloyla alışmış tabi. Miligramlık esanslara hiç alışık değil. Ama alışacak. Herşeyiyle devrim bu TDG, idrak edilmesi için insanlarımızın birazcık zamana ihtiyaçları var.
Edebi türleri hariç tutmuştuk. Bana sorarsanız onlar ayrı bir vaka. O alanda da öykü olması gereken fikirlerin kitaplaştırılması durumu var. Dünya ormanlarının yarısı, aşk romanlarına sayfa oluyodur herhalde. Birazcık abartmış olabilirim tabi : ) “BİRAZCIK abartmışım” bile kendi içinde bi abartı aslında, sevdim bu cambazlığı : ))
Bence aşk, gayba dair bir konu. Bilinmeyen birşey. Ve ruh ilmi bilinmeden üzerinde asla ahkâm kesilmemeli. “Bence şöyle” diyebilirsin fakat aşk kesin olarak şöyledir dememelisin. Yarım kilo pirzolayla yediyüzelli gram bonfile birbirine aşık olabilir mi olamaz, çünkü bu etlerin değil ruhların alanına giren bişeydir. Gözlem yetmez. İnsanın gözle görülmeyen bedeninde meydana gelen bişey olduğu için.
Yazarlar olsun, medyacılar olsun, ulemalar olsun. Toplumun önde gelenlerine karşı biraz sertiz, kabul. Fakat bunun için çok haklı nedenlerimiz var. İnsanların, insanlığın aydınlanmaya bu kadar ihtiyacının olduğu bir çağda kişisel geleceklerine çok düşkün buluyoruz onları. Neden ticaret yapmıyorsun yada herkes gibi bir işyerinde çalışmıyorsun? Toplumun önünde olmak istediğin için. O zaman bunun gereklerini yerine getirmelisin. Birazcık idealist olmalısın mesela. Yaz, korkma. Patron kovarsa da kovsun, korkma aç kalmazsın. İlla sen kovulunca öğrenmeyelim medyada sansürcülüğün olduğunu. Türkiye’de medya, sen işinin başındayken de bir “sorun” olsun. Dilinin bağının çözülmesi için, senin işsiz kalmanı beklemeyelim.
Profesyoneller ön saflarda, idealist olanlar en arkalarda. Böyle olmamalı…
Eski nesiller, bilginin nadir bulunduğu günlerde yaşadıkları için şanslıydı aslına bakarsanız. Dünya düz dediler inandı. Daha sonradan dünya yuvarlak dediler doğru dedi, ona da inandı. Galileo bugün yaşasaydı, karşısında bi sürü rakibi olacaktı, sesini duyurması hiç de kolay olmayacaktı. Hayır, dünya üçgendir diyenler çıkacaktı karşısına ilk elde. Peşinden de altıgendir diyenler… Protest birileri çıkacak “Dünyanın bir şeklinin olduğunu size kim söyledi?” diyecek, ona inananları şartlanmış olmakla suçlayacaktı. Kendi şartlanmışıklarından dolayı zehirlendiği sırada. “Ateistler gördünüz mü bakın bize sormadan yaptığı bir iş daha” diye çıkışıp yeni bir isyan vesilesi bulacak, mutlu olacaktı. Cihangir’in “filozof” kaynayan kafelerinde “bence dünya diye bir yer yoktur” diyenler çıkacaktı, pirincin taşını ayıklayamayacaktın. Kimi cemaatler, mensuplerını dünyanın piramit şeklinde olduğuna inandırdığı için senin için Allah’tan bağışlanma falan dileyenler çıkacaktı. Ha bu arada bu Galileo, dünya küp şeklindedir diyen falan filancanın talebesi diyenler de cabası… Ölsem de kurtulsam diyecekti Galileo, kaçmak yok diyeceklerdi ona yukardan…: )
Çoksesliliğin doğurduğu kaosun çağındayız bugün ve hakikatin işi hiç de kolay değil. Bir kitabevine giriyorsun, binlerce kitap var içeride. Binlerce sesin içinde tek bir sessin sen ve insanlarla buluşman, onlara sesini duyurman gerçekten de kolay değil. Yanındaki kitabın üzerinde paraya para dememenin 78 yolu diyor, sen Tanrı’nın doğum günü diyorsun sade kapağında. Sesini duyurmak için İnternet var desen, milyonlarca site var. Yan site (mecaz anlamında) Paris Hilton’un son videosu burada diyor. Sen de Fatiha kriptosu falan diyorsun, çok komik kaçıyor aslında. Yükümüz gerçekten de ağır. Her konuyu düşünüyorum bir tek bunları düşünmemeye çalışıyorum, kendimi bi bıraksam yılgınıktan düşerim çünkü biliyorum. Ben elimden geleni yapıyor muyum, yapıyorum- o zaman beni ilgilendirmez gerisi diyip geçiyorum.
Size birşey söyliim mi. Biz O’nun sadece açıklayıcısıyız. Kur’anın kendisi, gelseydi yeryüzüne bugün, o da nasibini alırdı bu kaostan. Bundan eminim. Kur’anın indirilişinin gazetelere manşet olacağını zannetmiyorsunuz değil mi? Hele de “İslami” gazetelere. İslam’ın kendisi dışında herşeyin İslami olduğu o yerlerde. Zamanı gelince onlara bir çift laf edilecektir elbet. Böyle diyorum ama o gün geldiğinde sarılır teselli ederim. Bütün dünyaya İslam dedirten bir hareketin için İslamcı kesim olarak zerre kadar katkılarının olmaması, yeterli kadar büyük bir bedeldir zaten. Adamın daha fazla üstüne gitmenin manası yok. Eminim ki, bugün gelmiş olsaydı, spor programlarından, televizyon dizilerinden, kitapçıları istila etmiş “… ahmet’i seviyordu, halbuki ahmet fatmagül’e aşıktı” kitaplarının arasından Kur’anın “ben geldim” demesi hiç de kolay olmayacaktı. Zaten, o günün koşullarında bile kolay olmamıştı ki.
Bugünün dünyası zannedildiği kadar kolay değil. Bugün bir başka Elvis Presley fırtınası daha estiremezsin. Müzik piyasası yakışıklı çocuklarla, güzel kızlarla dolu çünkü. Bir daha hiçbir şarkı Hotel California kadar yerleşmez insanların gönlüne. O kadar güzel şarkı çıktı ki. Aslına bakarsanız bir Marilyn Monroe da çıkmaz. Başlıbaşına bir nesil var, sapsarışın. Monica Belluci daha az mı güzel MM’den? Değil ama ortam meselesi. Yokluğun ortasında insanların gönlünü fethetmek çok daha kolay. Mesele, çeşitlilik ortamına adımını attığın zaman başlıyor.
Siyahın önüne koyduğun zaman elması, işi kolay. Hemen parlıyor, hemen seçiliyor. Bir kamyon sahte elmasın, camın, kristalin arasına koy bakalım sahici elması. Parlaklığına bakarak onun elmas olduğunu sadece anlayabilenler anlıyor. Herkes değil. Ya diğerleri? Anlayamayanlara anlayabilenler anlatıyor, sistem böyle işliyor.
Ama bir de bütün bu zorlukları aşarak başarıya ulaştın mı, işte onun mutluluğu da tarif edilemez birşeydir herhalde. Ve sanıyorum olacak bu. Çünkü bu kitap birazcık tuhaf bi kitap. Okuyanları da öyle. Bugün mektubunu yayınladığımız Onur mesela. Karayipler’de… “Cennet cennet dedikleri bir kaç köşkle birkaç huri” satırlarının yazılması en olası yerde : ) O tropik adada kurduğu hayaller; TDG şöyle olsun, böyle olsun, non-stop best-seller olsun…: ) Bi de ilginç… Düşünsenize böyle yüce gönüllü birini, taa Karayipler’de bile bulmuşuz onu. Burnumuzun dibindeki insanlara sesimizi duyuramayışımız birilerinin takdiri olmalı. Herşey bir zaman meselesi demek ki.
sevgiyle
buRAK