Mar
26
2009
14:55

Kolombiya’dan…:)

Mr. Ozdemir:
I have heard a lot about your book Tanrı’nın Doğum Günü, but I would like to ask you any possibility to make a translation to other languages English, spanish, etc. I’m from Colombia and I can speak and read in Turkish but the book is quite hard for me that maybe in english I can understand it better.
Think about the idea of the translation there is a lot of foreigners waiting for your book in other languages.

Regards,

Milena

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Mar
24
2009
14:05

Emzik…

Gecen gun kardesimin evinden iceri adim attigimda gordugum manzara beni sok etti… Yurutec almislar Emir’e… O sepet gibi ordan oraya tasinan bebek, evde fir fir gezmeye baslamis. Firfir firfir bana dogru geldiginde mutlulugum katlandi.
Emir gozumun onunde buyuyen ilk bebek. Gorgu tanigi oldugum ilk yaratılış mucizesi.
Karsimda oturdugu sirada bunlari geciriyodum icimden. Simdi gene Tanrinin dogum gunu’nu yaziyorum. Fakat bu sefer bir bebek var etrafimda. Gecen sefer yoktu. Sen cok ozel bi bebek olmalisin diyordum icimden. Ram da kitabi yazarken bebekligimi hatirlatmak icin burada olmalisin dedim. Tam bu sırada emzigini agzindan cikarip bana uzatti…

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Mar
12
2009
00:59

Bin sayfalık bir Tanrı’nın doğum günü geliyor…

Şimdilik bu kadar bilgi stop…
Çok öptüm…
Çalışmaya devam…
Sevgiyle stop…

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Mar
06
2009
01:21

Selam sevgi stop…:)

Teknolocik oyuncaklarımla oynuyorum, spor yapıyorum, bol bol düşünüyorum, gece işte bu saatlerde de yazı başına oturuyorum. Günler güzel geçiyor. Heyecan üst düzeyde : )  Kısa bir anons yapma gereği duydum. Sessizliğe büründüğüm bu dönemde bana ulaşan değerli gazete ve televizyon yetkililerine buradan herhangi bir yanıt yazamadığım için özür diliyor, hepsine teşekkür ediyorum. Sanıyorum bu yeni projeden sonra biraz daha sosyal olabileceğim. Üstüme gelmeyin zaten kendimi bazen çok pasif buluyorum. Hep geriplan hep geriplan, geliyolar bazen bana : ) Neyse sonra kendime geliyorum. Herşey olması gerektiği gibi gidiyor. Dostlarım haber verdi. Sanıyorum önceki gün. Televizyonda ‘Sabah Sabah Seda Sayan’ isimli programda Tanrı’nın doğum günü’nden bahsedilmiş. Astrolog Rezan Kiraz hanımefendi şöyle birşey söylemiş: Reenkarnasyon … gibi konularını en güzel açıklaması Tanrı’nın doğum günü kitabında var. Ben Kur’an’ı anlamayı Tanrı’nın doğum günü’nden öğrendim. Herkese de okumasını tavsiye ediyorum.’ Tanrı’nın doğum günü’nü gizlice okuyup, gizlice beğenen ve gizlice etkilenen onca uzmanın yanında Rezan hanımın sözleri çok dürüst, çok samimi ve çok bilgece geldi. Çok mutlu oldum.

Neyse efendim. İşime geri dönmeliyim. Şimdilik stop. Proje İM beni beklemekte…

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Şub
20
2009
22:11

Kuranla tanistim oglumla bulustum…

1960 dogumluyum.15 yildir Almanyada yasiyorum,05.06.2008 de biricik oglum Emre´mi trajik bir sekilde tren kazasinda kaybettim.O günden bu yana günlük
hayatin icinde aktif olarak yer alamadim.Sanal Günseli nin kitaplariyla tanistim kendisi ile de…Ayakta durabiliyorum.Ne var su kuran anlasilir olsa a ada ben de okusam derken tdg nü okurken buldum kendimi.Neredeyse yarim asirlik ik ömrümde ilk kez kurani anladigimi hissettim.Icinde kendimi,oglumu buldum. Hayatimda en cok ihtiyacim olan dönemde ve en anlasilabilir bicimde karsimdaydi ydi Kuran. Gencecik huzur veren ve Türk olan size hayran oldum.Karaladiginiz her yaziyi okuma arzusu var icimde.Birikimlerinizden eserlerinizden dolayi size saygi duyuyorum,hatta sevuyorumda.Allaha emanet olun.NURAN

İsimleri yazmıyoruz sitede fakat bu isim ve bu içten mektup… Birleşince… Nuran ismini Nura’n olarak hiç düşünmemiştim… Bu kederli annemize oğlundan bir mesaj sanki;

‘O senin nura’nda…’

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Şub
17
2009
22:36

Bu muhteşem insanın önünde saygıyla eğiliyorum…

KDK ile ilgili 2 deneyimimden bahsedecegim.Ilk kullanisimda sorum isimle ilgiliydi, hayalini kurdugum seylerle ilgili cok cok farkli alternatif bir isle ilgili sordum ve cikan kartta sevdigim isi yapmanin ibadet oldugu,diger kartta degismem gerektigi, digerinde ise hayallerimin oneminden bahsediyordu.Bu kadar mi olurdu???Ellerim,yuregim ayni anda titredi.Gun icinde 60 km yol yapiyorum arabamla.Ve etrafi kollarim hep yol kenarinda hayvanlar var mi diye.Olur da zor durumda veya yarali olan varsa alabilmek icin.Eskinin yerine yapilan galata koprusu uzerinde Minnosu buldum gecenin karanliginda,camurun icinde gorunmez olan yarali yavru kediyi yanimdaki arkadasimin once cop poseti, yanina gittiginde ise fare olusu sanmisti.Minnos 1 sene rehabilitasyonla yurumeye basladi.E-5 te tunel cikisindaki kopru cikisinda 2 kulak gordum minicik.Orta seritten emniyete seridine cektim ve Duman`i aldim oradan cagirdigim cekici yardimiyla.Cunku ben durunca motoruma kacti korkudan.En son TEM de yolun 2ye ayrildigi bir yerde 2 goz gordum karanlikta bana bakan.Tam yol ayriminda durdum emniyetli bir yerdi.Tasmali beyaz bir kopek,cimlere uzanmis yolu izliyor.Saga veya sola gitse arabalar ezecek onu.Onu korkutmaktan korkarak yaklastim bana bakti ve esnedi.Yaklasirsam yola cikar diye 5 metre uzaginda durdum ve bildigim yerleri aradim yardim icin.Belediye araci Kumburgaza gitmis,o halde ne yapmaliyim dedim veterinere.Onu birakin oraya alisiksa aynen geri doner.dedi.Nisanlimi aradim panikle ne yapmaliyim diye.Onu birak oranin kopegidir tasmasi varsa kendi alanina geri doner.dedi.Mantigim kabul etmedi ama icimde bir rahatlik vardi.Zor durumlarda hissedilen o mide buzusmesini yasamadim,arabama bindim ve ellerim titreyerek ne yapilmali diye dusunerek yine kdklarimi buldum.Karanlikta cektim.Dikiz aynasi isiginda okudum.Ilk kartta sebeplerden bahsediyordu.2. kart bostu ve 3. de bostu.Gozlerim doldu.Burada dogru veya yanlis yoktu.Durup dusunmem yeterliydi.Daha sonra o kopegi hic gormedim.Ama iyi oldugunu cok derinimde biryerler biliyorum.

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Şub
16
2009
22:07

Selam sevgi herkese…: )

Görüşmeyeli epey zaman oldu. Aylar yıllar oldu. Du bakıyim sana şöyle bi. Hiç değişmemişsin : ) Bu arada bu laf, kişisel devrim penceresinden bakınca hiç değişmemişsin lafı hakaret gibi bi şey. Vay sen bana nasıl hiç değişmemişsin dersin al sana al sana. Geçen eski bi arkadaşımı aramak geldi içimden. İnzivaya çekildim malum, haberi yoktur, ona kırgınım zannetmesin dedim bi aradım. Birkaç sene geçmiş aradan. Konuştuk güzel güzel. Fakat ona şunu söyledim konuşmanın sonunda: Hiç değişmemişsin ama, herşey hep aynı?! Sanıyorum o da farkındaydı…

Müsaade fazı’ndan sonra gelen mesajlara bakınca biraz merak olmuş gördüğüm kadarıyla. Şurada iki satır gizem yaratalım dedik, ona da müsade yok : ) Ne olurdu 8 ay sonra yazıyor olsaydım neler yaptığımı : ) Ağız tadıyla mağarama bi girip çıkıcam, yok, müsade yok. Ama en çok hoşuma giden, en çok güldüğüm şu oldu. Müsade istediğim yazıdan sonra yüzlerce müsade geldi. Müsade seniiin, bekliyoruz yeni kitabımızıııı, yolun açık olsuuun. Buraya kadar süper. Müsade mesajları, 1 hafta 10 gün sonra özlem mesajlarına dönüştü : ) E ama ben bunun için müsade istemiştim…: ) Sevilmek, sevmek böyle işte. O  yüzden, gizem yaratmadan biraz haber havadis bildirip, sonra tekrar ‘müsaade isteyeceğim’ dostlarımdan.

Sessiz olmak bu işin olmazsa olmaz kuralı. Dostlarımın benden haber alamaması kadar, benim de kendimi ifade edememem bir kısıt benim için. Fakat bu kısıt, kitap sürecinde ateşleyici güç oluşturuyor. Sessiz olup birikmek lazım öncelikle.

Neler oldu neler bitti geçen günlerde. Öncelikle kedilerimiz yeni yuvalarına kavuştu. Çok sevildikleri yeni aileleriyle buluştular. İki kardeş birbirlerinden ayrılmadılar, bu çok güzel oldu. Okuyucu ailemizden, çok güzel insanların evine gittiler. Kedilerimiz İzmir’e gittiler. Kalbim Ege’de kaldı özetle. İyi ki de kaldı. Yazları orman evleri varmış, oraya gidip kalıyorlarmış, bu sevincimizi katladı tabi. Bakın kafiyeli oldu: Sütlaç, Zilli artık İzmirli…:)

Emir 8 kilo oldu geçen süreçte. 4 aylık bi bebeğin 8 kilo olması çok olağan değilmiş : ) Bir pehlivanın ayak sesleri bunlar resmen…:) Eskisi gibi öyle uzun uçuşlar yapamıyoruz. 8kg. Kule de insan, onun da canı var. Kısa mesafeli uçuyoruz onun yerine : ) Geçen gün ilk defa kahkaha atmaya başladığını gördüm. Bakıcısı bişeyler yapıyo, o da nasıl kahkaha atıyo… Çok şaşırdım. Bi resmini koyalım bu arada unutmadan Emir efendinin. İlerde karşılaştığınızda ‘Elimizde büyüdün kerata’ dersiniz : )

Ağır senet ödemelerimiz vardı hani. Sonuncusunu önümüzdeki hafta ödüyoruz şükürler olsun. Unutulmaz Çiçek Abbas filmi vardı. Orada Abbas, kendi kırmızı minibüsüne sahip olmuştu, kazandığı paralarla gidip senetlerini geri alıyodu aynı bizim hesap : ) Önümüzdeki hafta kuş gibi hafif olacağız hayırlısıyla. Gelen paralar konusunda biraz kaderciyiz. Ne çıkarsa bahtımıza şeklinde. O kadar bilgisayar programları yaptım, şu vadesi gelen alacaklar üzerine iki satır bişey yapamadım. Adaaaam sen de boşver dedim. Terapi gibi geldi. İşte yumurta kapıya dayanınca, aklımıza diyenarı arayıp bu ay bize ne kadar ödeme yapacaksınız öğrenebilir miyiz demek geldi. Niyeki dediler. Biz de böyle böyle bi senedimiz var da. Ona göre finansal planlama falan yapalım (Yalan. Amaaan boşver Dona düşünsün diyecektim sadece kapa parantez : ) Diyenar senediniz ne kadar dedi. Biz de şu kadar dedik. Aa dedi diyenar. Şu işe bakın bu ay tam o kadar ödeme yapmayı planlamışız size : ) Yaşasııın : )

Yeni elektronik oyuncaklar bakabilirim kendime demek oluyor bu. Bi tane oyuncak var ki, rüyalarıma giriyodu. Epılın yeni leptopları. Acayip bişi. Fakat çok para. Ama acayip bişi. Fakat çok para. Yahu çok acayip bişi diyorum. Gel gör ki çok para. Şekilde görüldüğü gibi böyle çatıştım kendimle : ) Yeni kitap, yeni laptop diyorum. ‘Çok paraaa’ diye bi ses içimden. Bi yandan da TDG’yi yazdığım ilk bilgisayarımı çok seviyorum. Antika olsa da. Hani şu kendinden kombili olan : ) Bi çalıştır, bütün apartmanı ısıtsın. Onunla yazarım artık ne yapiim diyorum. Fakat ekranı da iyice sarardı. ‘Çok paraaaa’. Hele şu ödemeler varken böyle birşeyi aklından geçirmen bile inanılmaz aslında. Acayip bişi ama. Bi de bu diyenar telefonu yok ortada o zaman. Fakat içimden bi ses de, hiç susmadan korkma al diyor. Yok dedim. Almayacağım. Eskisiyle yazacağım. Bakınız buradan sonrası çok önemli. Bu kararı verdikten sonra, klavyenin ok tuşları vardır ya hani. İşte o oklardan toprağa bakanı çıktı yerinden. Aşağı ok. Hayırdır inşallah dedim. Tamir edilmek üzere güzelce paketleyip kargoya teslim ettim bilgisayarı. Ve ne oldu dersiniz. Yolda ekranı kırılmış… Eh artık mecburdum, başka hiç şansım olmadığı halde almak zorundaydım o bilgisayarı : ) Amerika fiyatlarıyla buldum bi yerde. Hemen bizim burda. Gittim dedim ki, bu bilgisayarı istiyorum fakat şu an param yok. Yayınevlerinden aldığımız çeklerden birini vererek alabilir miyim. Hani çocukken bakkala gidersin cebindeki bütün (bozuk) paraları tezgaha döküp, ‘Bana bu kadarlık şeker’ dersin ya. Aynen öyle : ) Normalde hayatta olmaz fakat adamlar olur dedi. Oleeey. Kriz mi ne öyle bişey varmış. Anlamadım ondan kabul etmişler : ) Eeeeee nası söylesem, şu an bu satırları yeni mekbukpıro’m ile yazmaktayım, saygılarımı sunarım : ) İki tane aldım. Bir dostum da istiyordu. İkisini birden çekle aldım. O da kendisininkinin parasını bana hemen nakit ödemesin mi : ) Bir de ekranı kırılan bilgisayarla ilgili sigorta şirketinin bir ödeme yapması söz konusu olacakmış. Bu işten çok kazançlı çıktım. Ama gerçekten de. İçimdeki sesin dediği gibi: Acayip bişi : )

Bu arada kriz demişken. Bizim eve temizliğe gelen bir Kezban hanım vardı. Daha önce anlattım mı bilmiyorum. Bi gün evde oturuyorum. Bir ses yukarıdan. Ü Ü Ü R Ü … ÜÜÜÜÜÜÜ… Ama bu? Horoz sesi? Amanın evde horoz var. Nası girdi eve? Efendim meğer Kezban hanımın süpersonik cep telefonunun zil sesiymiş. Ama nası gerçek gibiydi ses. Cep telefonu da hani çok gelişmiş bişey belli ki. Ekolayzerli : ) Bu kadar içe dönük bir kadının bu kadar agresif bi melodi seçmesi de ayrı bi konuydu. Yani böyle ağzına vur lokmasını al bi görüntü içindesin. O sırada telefonun bi çalıyo ki. Drakula olduğunu falan öğreniyoruz. Öyle bi tezat. İşte o Kezban hanım gelmiyor artık. Zam yapmış kendisine. Haberleri falan izlemiyolar muhtemelen. Ekonomide kriz mi kereviz mi ne bişey çıkmış. Ve çok takdir ettim, bunlar gizli bir networkmüş meğer. Masonik bir örgüt gibi. İstanbul’da temizlikçi kadınlar bi gecede gündeliklerini 80 liraya çıkarmışlar : ) Ü Ü Ü R Ü … ÜÜÜÜÜÜÜ… : ) Bi hesap yaptım. Dedim ki üniversite bitirmiş insanlar kazanmıyor böyle bir para. Bu haksızlık. O yüzden bütün Kezban hanımlara kapattım evi. Zaten evde yabancı bir enerjinin çok da hoşuma gittiği söylenemez. Fakat evde de 3 kedi. Yumak halinde tüyler. Çözümü buldummm. Teknoloji sen herşeye kadirsin. Fakir diye bi markanın tüyleri almak üzere özel olarak geliştirilmiş bir şarjlı süpürgesini buldum. 100 lira. Mucize bir alet. Hayvan besleyen herkese tavsiye ederim. Çok pratik bişey. Ev artık tertemiz. Hanımefendimize de temizliği sportif bir faaliyet olarak değerlendirmesini ve zevk alarak yapmasını önerdim. Hele o makinayla, günde yarım saat. Sonuç tertemiz bir ev. ‘Ayda bir camlar için’ isterim mutlaka diyor. Şu an camlara teknolojik bi çözüm arayışındayım aklınızda olsun. Acaba diyorum arabadaki gibi silecek mi taksam : ))) Süper bi fikir olabilir. Askerde çok cam sildim gerçi. Ben bile yapabilirim. Çok zevkli bişeydir cam silmek. Genç insanların temizlikçi kadın gibi yöntemlere başvurmasını hiç sıcak bakmadım. Aciz bir görüntü gibi geliyor nedense.

Bi gün bizim evde şöyle bişey oldu. Bi baktım Red Kit çizgi filmlerindeki gibi bir toz ve tüy yumağı evde arz-ı endam eyliyor. Bu nedir diye sordum. İki gün sonra kadın gelecekmiş, o yüzden besliyomuşuz onu evde, bunu öğrendim. Hmmm… Temizlik isterim diye kavga çıkaracak halim yok. Naptım. Yukarı çıktım. Viledalarımı hazırladım, elektrik süpürgesi önden bi başladım evi temizlemeye. Ama nası temizlemek. Foşur foşur. Sana da Kezban hanıma da hiç zahmet vermek istemem dedim. Birkaç saatte temizledim evi. Bahar oturduğu yerde yazık öyle bi mahçup oldu ki. Ama ev de mis gibi oldu. Mesajımı da güzellikle verdim. Hem de böyle çarpa çarpa : ) Ondan sonra yoluna girdi işler. Bi kere çalıştığım bi ajansta ekibimdeki bi stajyere masa vermemişlerdi. Stajyer diye küçümsediler muhtemelen. Öyle mi? Kendi masamı ona tahsis ettim. Eşyalarımı topladım, panoya kendi resimlerini astı o derece tahsis yani. Sonra pılımı pırtımı toplayarak genel müdürün odasına gittim. Elimde bir sandalyeyle. Hayırdır buRAK? dedi. Ben de ‘Benim masam yok. Senin masanı paylaşmaya geldim.’ Pis pis ‘Mahsuru yoktur umarım?’ diye sorduktan sonra da ekledim: Maşallah çok da büyükmüş, ikimize de yeter sen üzülme…: ) Eeeee, 10 dakika içinde stajyer arkadaşıma bi masa tahsis edildi : ) Stajyerin masa sorununu, genel müdürün masa sorunu haline getirebilirsen, bütün masalar emrine amade : )

Hani daha önce cep matineleri konusunda, bi gün gece yarısı birilerini zırzır mesajlarla uyandırıcam ama dur bakalım demiştim. Eeeee sonunda başardım. Gecenin ikisinde okuyucularımıza bir haftalık müfredat bir anda gidiverdi. Gece insanlar uykudayken. Mesajlardan bazıları da uykuyla ilgili bu arada. ‘Uyan uyan. Biliyo musun uyku aslında ruhsal bi süreç. Heh tamam şimdi uyumana devam et’ gibi oldu resmen. Ne diyelim. Pardoooon. Nasıl başardığımı da halen biliyor değilim. Sistem hep zamanında gönderirken o gruba bi anda yığıvermiş mesajları hayret. Gece ikide dostlarımı bilmeden uyandırdığım sırada, son yılların en yüksek frekans akımına maruz kalmıştım. Zamanlama gerçekten çok ilginçti. Ne diyelim efendim. Devrim yaratacak mesaj, sistemde durmaz demişler. Kim demiş bilmiyorum : )

Bu arada kötü haber. NASA gözlüklerimin camları çizilmiş : ( Bu işte kedi milletinin parmağı varsa, korksunlar benden. Muhtemelen çok tatlı oldukları için kızamam gene ama olsun, korksunlar : ) Herkese tavsiyem evlerinde balık, kedi, köpek, kuş, tilki maymun hatta HOROZ bişey beslesinler ve içlerinden birinin adını mutlaka YAŞASIN koysunlar. İnsana bu kadar güzel enerji veren bir başka şey olamaz. En kızgın olduğun anda bile Yaşasın dedirtiyo sana : ) Süpersonik bi sistem. Bi dostumuzun kedisinin adı Şarloymuş. Çok severim zaten Charlie Chaplin’i. Bu isme de çok bayıldım. Nerden aklıma estiyse artık. Neyse Şalo beni andı kesin.

Efendim müsadenizle çekiliyorum huzurlarınızdan. Beni merak etmeyiniz. Çok iyiyim. Çok işim var sadece. Çok güzel bir işim var : ) O yüzden kabuğuma çekildim. Hepinizi pek çok seviyorum. Küçüklerin elciklerinden, büyüklerimin gözlerinden öpüyorum. Bütün kötülere de ‘Van Minıt, Van Minıt’ diyorum : )

Bu müsaade fazıyla ilgili sloganımız şu olsun. Hani böyle siteye girdiniz, ses yok soluk yok, az biraz hüzünlü bi görüntü. O zaman hep aklınıza şunu getirin. Hiç unutmayın:

‘özlem iyi birşeydir…’

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Şub
11
2009
00:32

Cep mesajları…

Bugün 30. günü gelen mesajların. Herbirinde ayrı bir bağlantı kurmuştum yaşadıklarımla ama bugün sanırım başkalarının da bilmesini istediğimden paylaşmak istedim. Sabah şehirlerarası terminalden annemi bırakmış dönüyordum, mesaj almaya devam edip etmeyeceğimi bilmiyordum son gün olduğunu sandığımdan baktım telefonuma mesaj yoktu herhalde sona erdi diye düşündüm. Çünkü hiç aksatmadan hafta içi her sabah 09.00 itibariyle almıştım bütün mesajlarımı. Trenle işe dönerken insanlara baktım ne kadar mutsuz görünüyorlar diye düşündüm, kulağımda bir şarkı (Evlerin ışıkları bir bir yanarken bendeki karanlığı…) ve kendimle ilgili bir tercih yapmam gerektiğini düşündüm hangi yandaydım? Mutsuzluğunu paylaşarak çoğaltanlar mı? (ha bu arada annemi otobüse bindirirken cenazesi olan bir grup da ağlaşarak aynı otobüse biniyordu) Kendini mutsuzlardan saymayanlardan mı?(mutluluğun aslı bu gibi görünüyor bana.) Trenden indim gene baktım telefona mesaj için ve sürpriiz gecikmeli gelen mesaj: “Mutsuzluk, insanın hayatta kalma sebeplerini yitirdiğini hissetmesidir…” Bu gecikme benim tercihimi yapmam içindi diye düşünüyorum. Üstelik saatini kontrol ettiğimde ben yaklaşık 25 dakika sonra görmüş olmama rağmen mesaj sadece 4 dakika gecikmeyle gelmişti.

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Şub
02
2009
01:32

Ülkemle gurur duyuyorum…

Sadece bu kadar. Ülkemle gurur duyuyorum. İnsanlığın baş düşmanı İsrail Devleti’ne karşı hesapsızca ses yükselten herkesi saygım ve sevgimle selamlıyorum. Filistin sorunuma el koyan milletimi selamlıyorum. Ülkemde, uyanmaya başlayan bu yeni bilinci, vargücümle alkışlıyorum.

Kendi adıma üzerime düşenleri yapmak üzere çekildiğim kabuğumdan tüm dostlarıma sevgilerimi sunuyorum.

Osmanlı ruhu hoşgeldin, seni çok ama çok özlemişiz.

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
19
2009
02:46

Tatbikat Fazı…

O da bir Ocak ayıydı.
3 sene aradan sonra yeniden frekansın içinde olmak, tarif edilemez…
Bunlar henüz ısınma turları.
Gidişat o ki, bilgi akışı, dehşet sınırlarının ötesinde olacak.
Yani bunlar ısınmaysa, ben yanmışım demektir…
Bugün en büyük sorumun cevabını aldım.
Onu paylaşmak için ara verdim sessizliğime.
Çünkü yalnız olmadığım bu yolda, herkesin bu soruyu sorduğunu biliyorum.
Cevabı paylaşmayı bu nedenle borç biliyorum.
Bu seferki buluşma benim açımdan biraz buRUK oldu.
Yorgunluk olmasa da, kendi içimde bir çeşit hayal kırıklığı yaşıyordum.
Bu kadar zaman geçti, bu kadar terim aktı, küçük canımın limitlerinin de ötesinde büyük düşündüm, büyük çalıştım.
Fitil tutuştu, tutuştu, tutuştu da dinamitler neden patlamadı?
Neden neden neden?
Cevabımı alınca, 3 senenin yorgunluğu kalktı üzerimden…

“Geçen süre, bir kitap için çok büyük ancak insanlık ölçeğinde de bi o kadar küçük çaplıydı.
Geçen süre bir TATBİKATTI.
Tanrı’nın doğum günü o kadar büyük bir devrim, o kadar şiddetli bir savaştı ki, sadece teorik bilgiyle bu yola çıkılamazdı.
Tanrı’nın doğum günü kimsenin başına gelmemiş bir dönüşüm projesiydi.
Hem bilinmiş, hem deneyimlenmiş, özetle artık birinin başına gelmiş bir proje o.
Okuyanları, okumayanları, yoluna baş koyanları, adını duyup düşman olanlarıyla, hep birlikte yaşanan bu simulasyon, bu tiyatro artık sona erdi.
Geçen süre sadece bir tatbikattı.
Hiçbir büyük savaş, tatbikatsız kazanılamazdı.
Tatbikat fazı, sıfır hatayla atlatıldı.
Ve artık, gerçek zamanlar başladı…”

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
15
2009
01:10

Müsade…

2008 bir acayip yıldı benim için. Herşeyden yazmak için vazgeçmişken, yazan bir insanın belki de hayal edemeyeceği denli büyük bir sevgiyle kuşatılmışken, çok ani bir manevrayla yazın alanından uzaklaşmak durumunda buldum kendimi. Ticaret, Yayıncılık ve İnternet Programcılığı gibi çok yabancısı olduğum bu 3 zanaat hayatıma girdi. Rahatım da o kadar yerindeydi ki… Tıkır tıkır yazmak varken… 2008 büyük bir sınav oldu benim için. Olsun, dönüp baktığında kendinle gurur duyabilmek herşeye değer. Tanrı’nın doğum günü için kafamda kurgulamış olduğum sistem birebir oturdu. Ehem. Site pek güzel oldu. Özel bir site, entegre bir tesis oldu. Proje: Doğumgünü Kitapçısı… Çamsakızı çoban armağanı EH’ler… Kişisel Devrim Kartları… Ve şu yeniyetme Cep Matineleri. Hiç hesapta yoktular. Fakat beni bile tatmin edebildiler, heyecanlandırmayı başardılar.

Ve geldik sadede. Bana müsade… Bir ses beni çağırıyor ve ben yeniden yazın alanına geri dönüyorum. Aslında ben günlükte yazı olmadığında da yazıyor oluyorum. Yazıyorum yazıyorum enerji yükseliyor yükseliyor. Şakk şalterler iniyor hemen. Bunların yeri burası değil. Bunlar kitapların içine girmesi gerekli bilgiler. Ve ben de bir kitapla geri döneceğim. v103 mü, başka bir şey mi, ne olduğu hakkında bi fikrim yok. Tamamen akışa teslim. Kitap ya da belki kitaplar… Süre ne kadar? Hiçbir fikrim yok. Bu sıralar burada enerji trafiği epey yoğunlaştı. Teslim olalım anlarız.

Belli olmayan bir süre için sitede olmayacağım. Müsade bunun müsadesi. Günlük devam mı? Burası bizim evimiz, sokakta kalacak değiliz, elbette ki bir şekilde devam. Ben fırsat buldukça laf atarım. Genele hitap eden mektuplar gelirse de seve seve yayına koyarım. Okumadan yayına giremem. Yazarken, bir şekilde dış enerjilerden izole olmam gerekir. Bu ikisini nasıl yürütürüm bilmiyorum. Bir yolu bulunur elbet. Bunlar önemli değil. Önemli olan benim okuyucu ailemizden müsade almış, yazmaya yönelmiş, özgürlüğüne kavuşmuş olmam. TDG’yi yazarken bi ananem bi ben bi de Tosun vardık. Şimdi ortam az biraz değişik : )

İşte böyle dostlar. Benden bir süre için hayır yok. Kitabımız ise dimdik kütüphanede. Çok özleyen olursa onları da cep matinelerine bekleriz efendim.

O güne kadar hepiniz, kalın salıncakla : )

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
14
2009
03:34

Kızımın rüyası… Köpek yazısı…

Sana epeydir yazamadım; kızımın rüyasını.Cemresu, 19.09.1995′de doğdu. TDG’yi 1 yıldır, bir alıyor, bir bırakıyor. Bundan birkaç ay önce seninle ilgili bir rüya gördüğünü anlatmıştı.

Kameralar var. Hazırlık yapılıyor. Beyaz bir fonun önünde oturuyorsun. Yüzüne makyaj yapılıyor. Yanında kahverengi bir köpek var. Cemresu, köpeğini seviyor. Sen de köpeğini ona hediye ediyorsun. Sonra Cemresu köpekle çıkmaz bir sokakta kovalanıyor. Köpek yanında kaçıyor onunla. Kovalayanlar polis, güvenlik falan… Çaresiz kalıyor. O sırada sen arkadan yetişiyorsun ve kovalayanlara sesleniyorsun. “Ellemeyin, bırakın onu! Köpeği ona ben verdim; onun köpeği o!” Sonra uyarıyı dinliyorlar ve bırakıyorlar.

Bu rüyayı yorumlamaya çalıştık.

İşte yorumumuz:

Sen 9′lara yardımcı olacak bir bilgi ilettin. Ama senin ilettiğin bilgi, kişisel devrimini tamamlama yolunda ciddi zorluklar açan ve mekanizmayı çalıştıran bir bilgi. Asıl devrimi yapacak olanlar, sistemin direnciyle karşılaşacaklar ve yollarına devam edecekler ama çözüm daha olgunlaşmadı. Birileri kişisel devrimini yaşarken, birileri de büyük devrimi örgütlüyor ya da örgütleyecek. Ve kişisel devrimini tamamlayanlar büyük devrime katılacaklar. Ama bunun için gerekli bilgiye ek yapacağın o gün gelmedi; gelecek. Cemresu da bundan nasiplenenlerden biri olabilir mi?

Buna rüya demek biraz haksızlık olabilir, fazlasıyla gerçekçi : ) Yorum da öyle.

Köpeklerle ilgili birşeyler var yazmak istediğim. Rüyada da bir köpek var.

Hayvanlar ve İnsanlar… İnsanlar hayvanların içinde kimlerin saklı olduğunu bilselerdi, sokak hayvanlarının yanından önlerini ilikleyerek geçerlerdi…

Dönelim köpeciklere. Tanrı’nın doğum günü kodlarında köpek, Uykudan Uyanış’ı simgeliyor… Köpek uykusu belki de en hafif ev hayvanı. Anında uyanır uykusundan. Yedi uyurlar olarak bilinen Ashab-ı Kehf… Kur’an, başuçlarında köpeklerinin olduğunu söyler. Sinema için söylenir hep. Bir planda bir silah varsa, o silah mutlaka patlar… Rüya ya da gerçek, hayatın bir sahnesinde bir köpek varsa, ortada mutlaka uykudan uyanmış/uyanan/uyanacak olan birileri vardır. Nitekim Ashab-ı Kehf de uyanır, başucunda köpek olan mağaralarında…

İki bağımsız olay naklediyorum. Ben, Ashab-ı Kehf olgusunu hayatımda ilk duyduğum günden beri, mağaranın ağzında bekleyen köpekle ilgili kafamda bir eşgali belirmiştir. Kendi görünümlerini bilmem fakat köpeklerini çizebilecek kadar net görmüşümdür. Kafamın bir köşesinde, hayatım boyunca bir küçük köpek resmi taşımışımdır… Olay 1 burada bitti. Şimdilik…

2001 senesi, iş hayatımın en hareketli günleri. Hiç uyumadan çalıştığım günler. (Pek değişen birşey yok ama neyse : ) Yalnızlığıma ortak olsun diye karşı koyulamaz bir köpek edinme hissi beliriyor içimde. Veriyorum kararımı.Kocaman sarı köpeklerden… Bir Golden Retriever istiyorum. Gazetede bir ilan görüyorum. Golden yavrusu satıyor birisi. 200 dolar… Atlayıp gidiyorum hemen. Köpek daha el kadar. Parasını ödüyorum, alıp eve doğru geliyorum. Bir elimle araba kullanıyorum. Diğer avucumda ise bu kerata, bütün yol süt dişleriyle ısırıyor da ısırıyor beni. İşte böyle “elimde” büyüyor Fıstık. Ve Fıstık büyüdükçe, daha doğrusu büyümedikçe onun aslında Golden Retriever olmadığının farkına varmaya başlıyorum. Sirk köpeği olarak bilinen MİNİK bir Rus Finosu. Kendimle buluştuğum Yeniköy günlerimde hep ayakucumda duran Fıstık köpek… Olay 1’e dönüş… Büyük sürpriz. Golden zannedip aldığım köpek, o köpek… Fıstık, Ashab-ı Kehf’teki köpek…

Fıstık / buRAK özDEMİR

Uykudan uyandığım Yeniköy’ü kapattıktan sonra hayatımdan çekilen Fıstık köpek…

Köpek giren eve melek girmez derler. Ohoo, bizim eve neler neler girdi… Bu sözü söyleyip duranlar, bizim evin “manzarasını” görselerdi, muhtemelen dilleri tutulur, ilk fırsatta kendilerine köpek çiftliği kurmaya karar verirlerdi. Neyse efendim, gereğinden fazla açılmayalım o yüzden köpek yazısı stop. Sevgiyle tabi.

Bu da bizim mahalleden bi arkadaşım : )

mahalle / buRAK özDEMİR

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
14
2009
00:21

Sütlaç ve Zilli…

Oglum Sütlaç ve kızım Zilli  bebekken geldiler. 4 kardeşin ikisi. Anneleri doğumda ölmüş, hiç anne sütü içememişler. Ölmek üzerelerken bulunmuş, bulan aile onları hayata döndürmüş. Sütlaç (erkek) ve Zilli (dişi) doğduklarından beri birbirlerinden ayrılmadılar. 3.5 yaşındalar ve hala birbirleriyle oynuyorlar, çoğu zaman kucak kucağa uyuyorlar ve bazen de birbirlerine dalaşıyorlar. Her ikisi de bebekken kısırlaştılar.

Onları çocuklarım gibi sevdim ve bugüne kadar da sevgiyle baktım. Eşim istememesine rağmen hamileliğimde ve bebeğim doğduktan sonra da onlara bakmaya devam ettim. Tabii bir odaya onları tecrit ederek. Bebeğim 3.5 aylık oldu. Babamız kedilerle oğlanın temas etmesini asla istemiyor. Zaman içerisinde bu konudaki görüşünü değiştirmem söz konusu olamadı.

Kedilerim önceki evimizde özgürce koşup-oynarken, bebekten dolayı geçmek zorunda kaldığımız yeni evimizde bir odaya tıkılı yaşıyorlar. Onların mutsuzluğunu izlemek beni çok üzüyor.

Hem Sütlaç hem de Zilli, asla ısırmaz ve tırmalamazlar. Sütlaç, el yalamaya bayılır. Zilli de çok konuşkandır. Sevgisini konuşarak ve başını zorla sevdirterek gösterir. Her ikisi de çok oyuncudur. Ping pong topuyla oynamaya bayılırlar. (Tıpkı futbol gibi.) Kucağı çok severler.

Ekte resimlerini gönderdiğim Sütlaç (gri-beyaz) ve Zilli (kahverengi tekir) çocuklarım için yuva açabilecekler olursa, benimle temasa geçerlerse sevinirim.

Tercihim her ikisini aynı yuvaya vermek. Ancak mümkün olmazsa, onları birbirinden ayırmayı düşünmek durumunda kalacağım. Bu yüzden, ikisini birden veya ayrı ayrı almak isteyenler olursa, benimle mutlaka temasa geçmelerini rica ediyorum.

Sonsuz sevgilerimle..

sutlac-ve-zilli

zilli

sutlac

Bizim zilli, bizim Sütlaç. Mektup kardeşimden. Bi odada yaşamak zorunda kalmaları uzun zamandır beni çok üzen bir konu. Onlara güzel ve yeni bir kader diliyorum. Bir dostumun onlara sahip çıkacağına da eminim.

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
13
2009
23:46

9 yaşındaki oğlumun bana sordukları…

Uzaya giden bir köpek uzayda ölürse ve ayda toprak altına gömülürse köpeğe ne olur?
Uzay aracının bir bölmesinin havası uzaya boşaltıldığında o hava ne olur?
Uzay kaç santigrad soğuktur?
Sen uzay aracı ile Jüpitere 12 senede gidip 12 senede dönsen döndüğünde senle ben hemen hemen aynı yaşlarda mı oluruz? Buyrun efendim cevapları bilen varsa yanıtlarını bekliyoruz:::))Sevgilerimizle..
( O mağarada bizlerin de onların da aynı oksijeni solumuş olmamız lazım. Artık onlar içerde bu oksijenle ne yaptılarsa…???!!!)

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
13
2009
01:59

cep matineleri

yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
13
2009
01:06

Paylaşım…

sevgili buRAK, sanki senden bir helallik istemeliyim gibi hissettim. cep matinelerinde bana gelen smsleri cok ama cok sevdigim bir dostumun cep telefonuna gondererek onunla da paylasiyorum. ( kendisinin su anda maddi olarak boyle bir olanagi yok. ben onumuzdeki ay bir supriz yapip ona da cep matinesi uyeligi hediye edecegim ama o zamana kadar mahrum kalmasini da istemiyorum)

umarim yanlis bir sey yapmiyorumdur. Lutfen soyle durumu duzeltmek icin gereken neyse yaparim…

Dilediğin gibi paylaşabilirsin. Helallik isteyenlere verdim gitti : ) İmkanı olmayanlar için, bişeyler ayarlamaya çalışıyorum. Matineleri de kermese almak gibi. Hasarlı SMS diye birşey : D Haber veririm. Şu anda bir yandan para biriktiriyorum. Cep Matineleri ciesem operatörü nezdinde biraz yatırım isteyen bir konu. Biz şu an öğrenci işi ilerliyoruz. O yatırımı yapabilirsem maliyetleri düşürmek de mümkün olacak. Şu anda cep matineleri para kazanmıyor. Zarar da etmiyor. Kendi maliyetini karşılayabiliyor olması benim için yeterli. Yeterli de artarlı hatta : ) Beklemediğim güzellikte bişeye doğru gidiyor olması yeterli. İlk fırsatta kumbaramı alıp çalıcam kapılarını : D

Bu arada bi afacan okuyucumuzu yakaladım. Hem sabah hem akşama yazılmış : D Yahu parana yazık, mesaj aynı mesaj zaten : ) Oyuncağını veren çocuklar gibi birine arkadaşını yazdırdı : )

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
13
2009
00:51

Şifremi unuttum…

buRAK cım şifremi unuttuğum için hesabıma giremiyorum..=((
Mail adressime yeni şifre gelecek diye bekliyorum ama biraz kurtlu bir insan olarak =) 2 gündür gelmeyince acep eline mi ulaşmadı böyle bir istek diye, mail atayım dedim..Şifremi 4 gözle bekliyorum efem malum cep matineleri başladı geride kaldım hemencik kafileye yetişme telaşındayım..=))

Tüm ekibe selamlar.. s€vGiL€rİmL€.. =))

Bizim sistem mail gönderemiyor bir süredir. Hosting firmasının marifeti, düzelmesini bekliyoruz. Sistem mail gönderemediği için burada haberleşiciiz. Kendim bakıyorum şu an. Sistem, ödemenizi yaptığınızı görmüş, fakat siparişinizi görememiş. Bu nedenle sonu 1441′li numaraya göndermiş mesajları. Ve mesajlar gönderilmiş fakat halen ulaşmamış. Havada uçuyor. Neden acaba. O zaman sistemdeki numara geçersiz. Onu da düzeltiyim deseniz, şu an başka bi teknik durumdan dolayı bi türlü olamıyo : D Geçerli numarayı buradan gönderin isterseniz.

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
13
2009
00:22

Rica… Olmaaaz…:)

Acaba, ben sabırsız kişi için , cep matineleri bir defada gönderemez misin? Ertesi günü beklemek,arkası yarınları beklemekten daha büyük ızdırap oldu

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
12
2009
21:31

İki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı…

“İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm:

“Avrupa’ya talebe yollanacaktır. ”

Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe… Lüks gibi gelen bir şey…

Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin.” diye yazmış.

Vakit geldi, Sirkeci Garı ‘ndayım;ama kafam çok karışık.
Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?
Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir post müvezzi ismimi çağırdı.
“Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”

“Benim” dedim.
Telgrafi açtım, aynen şunlar yazıyordu:
“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”
İmza
Mustafa Kemal

Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim.”

“Düşünün 1923′te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”

Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce Istanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum.

Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.
Ben kim miyim?
Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım.”

bugün bana bir mail ile ulaştı bu hikaye…
çok etkilendim…
paylaşmak istedim, bir de cep matineleri projesinin mesajları alanlar üzerindeki etkisini anımsattı bana…
“cep matineleri” yaratıcısında da benzer bir ışıltı var diye düşünüyordum nicedir, işte bu benzerliği anlatmak için güzel bir örnek oldu gibi geliyor bana… çok benzer bir yaratıcılık, coşku ve özen hikayesi…
sevgiyle…

yazan: misafir burası: tanrı'nın doğum günlüğü |
Oca
12
2009
00:27

Kartpostal makinemiz geldi… Hediye kartlarımız çıktı…

Hediye kart-TDG


yazan: buRAK burası: tanrı'nın doğum günlüğü |