Mar
21
2008

Güneş doğmadan önce…

TDG’yi bir yanlışlık eseri buldum ve okudum… Kısa bir süreliğine evden uzakta olduğum için okuma fırsatı buldum. Evde “kitapta bahsi geçen” 2 indigo çocuk var…
Kitap Kuran’ı farklı açıdan görmemi sağladı. İslam diye yaptığım ve bildiğim şeylerin sünnetlerden ibaret olduğunu kavradım. Sadece Kuran ile müslüman olarak yaşayabileceğimi pekiştirdim. Kitaptan fikirlerim açısından bir çelişki yaşamadım. Kader belki bir çelişki konusu benim için. Ama Dona’nın kitaptaki kimliğini kabul edersem söylediğini kabul edip geçerim. Ama halihazırda kaderin noktasına virgülüne kadar yazılmış (ki bu noktada senaryonun aktörü oluyoruz) olduğuna inancım devam ediyor. Bu konuda tartışabilir ve belkide inancım evrim geçirebilir.

Kader belki bir çelişki konusu benim için. Ama Dona’nın kitaptaki kimliğini kabul edersem söylediğini kabul edip geçerim. Ama halihazırda kaderin noktasına virgülüne kadar yazılmış (ki bu noktada senaryonun aktörü oluyoruz) olduğuna inancım devam ediyor.

Bu konuda tartışabilir ve belkide inancım evrim geçirebilir. Benim asıl takıldığım konu şu.. Bu kitabı buRAK özDEMİR ben yazdım derken (hani bundan sonra ben yok biz vardı) ve tüm alkışları alırken ve bundan menunluğu (konu ego) satırlarında okunurken, yani kendi egosunu yenememişken, biz Dona’nın ağzından yazdıklarına nasıl ikna olacağız?(İmamın dediğini yap yaptığını yapma mı diyecez?) Ya da bu kitaptaki Dona bilinen Tanrımızdır, o zaman buRAK özDEMİR değil Dona yazmıştır bu kitabı. Peki buRAK özDEMİR neden kendi yazmış gibi davranıyor? Ego? Veya buRAK özDEMİR tüm kurguyu, düşünce yapısını kendi ifa etti, peki bu bilgi birikimini nasıl elde etti? Öğretisini nerden aldı? Aslında internet satırlarında aradığım bu iken bulduğum buRAK özDEMİRin çiçek böcek hikayeleri. Bense kader konusunu, tekamülü, Kuranın şifresini vs okumak isterdim. Bunların tartışıldığı ve benim kaçırdığım bir forum varmı? Teşekkür eder cevap beklerim… Saygılarımla.

notu Güneş doğmadan önce...

Allah ile kul arasına girilmez demişler. Fakat giriyoruz biz. İzinle tabi. Kitabı alma ve okuma kararı sayesinde. Hiçbir kapıyı zorlamıyoruz, en fazla zile basıyoruz. O da haber vermek için. O kadar. Kişinin Tanrı’yla ilgili duygu ve düşüncelerinin kayıtlı olduğu yer, çok muhafazalı bir yer. Kişilerin en mahrem bahçesi burası, balta girmemiş ormanı… Bu bahçeye adım atacaksan şunu bilmen gerekiyor. Kişinin Tanrı ile olan meselesi, kişinin seninle olan meselesi haline dönüşecek. Hazır ol. Kızgınsa kızgınlığını senden çıkaracak o bahçede. Seviyorsa da sevgiyle yoğuracak seni. Yaradanı ile sevgi ilişkisi kurmuş olanlardan hürmet göreceksin. Halihazırda kızgın olan, fakat sorularına cevap bulması durumunda O’nunla buluşmaya can atanlardan da sevgi göreceksin. Coşku dolu bir sevgi hem de. Diğer yanda da yaradanıyla kızgınlık ilişkisi kuranlardan kızgınlık göreceksin. Bu bahçede oyunun kuralları böyle. Onunla ilgili duygu-düşünce sana yansıtılacak. Var mısın yok musun sen onu söyle.

Tanrı’nın doğum günü’nün sorumluluğunu yüklenen kişi için bu çok önemli bir bilgi. Hayat kurtaran bir kolaylık. Onbinlerce insanın sevgisinin yanında bir o kadar insanın da kızgınlığını geçici de olsa kazanan biri için bu, çok büyük bir konfor. Karşılaşacağın tepkinin kodlarını bilirsen, bu senin kurşun geçirmez yeleğin olacak. Padişahların giydiği tılsımlı gömlek gibi. Şayet bu bilgi ve bilinç olmasaydı, bu okuyucumuzun bana yönelttiği, sonuna soru işareti konmuş ithamlarını üzerime alabilirdim. Almadım. Soru işaretlerine aldanıp, bana soru sorduğunu, maksadının cevap almak olduğunu zannedebilirdim. Zannetmedim. Kutsal ve aynı zamanda dikenli tellerle dolu bir bahçede yürüdüğümün bilinciyle, ona bu satırları yazdıran ruh halini gördüm ve tanıdım. Soru falan yok yukarıda. Karışık duyguların sıkışmış armonisi var. Düğüm, yazarla ilgili satırlarda falan değil. Düğüm bambaşka bir yerde. Can alıcı o cümlede:

Kader belki bir çelişki konusu benim için…

“Belki” ifadesiyle kararsız kaldığını ben hemen netleştiriyorum kendisi için. Evet, kader bir çelişki konusu onun için. buRAK buRAK diye saydığı satırların hepsinde kaderle ilgili bu ikilemin izlerini görmek mümkün. Hem kendisi için hem de bizi okuyan, okumayan, okuyacak olan herkes için önemli dersler içeren minik bir metin analizi yapacağız hep birlikte. Bakalım ve görelim. Kadere itiraz ve buRAK’a itiraz birbirleriyle nasıl da tencere-kapak oluvermişler.

buRAK özDEMİR tüm kurguyu, düşünce yapısını kendi ifa etti, peki bu bilgi birikimini nasıl elde etti? Öğretisini nerden aldı? Aslında internet satırlarında aradığım bu iken bulduğum buRAK özDEMİRin çiçek böcek hikayeleri. kısmından başlayalım.

Tüm kurguyu, düşünce yapısını.. diye başlayan merakının cevabı aslen bu sitede bir kitap dolduracak miktar ve kalitede mevcut. Burada aylarca yazdım durdum bu konuyu. Sorularının cevabı, bu sitenin zaman tüneli düğmesindeyken, sen cevaplarını haberleş düğmesinden beklemektesin. Sende bekleyişe dayalı bir kader anlayışı var sevgili kardeş. Kaderi, içinde sana hizmet etmekle görevli garsonların olduğu bir restoran zannediyorsun. Kendi kendine verdiğin sipariş gelmeyince de bunun hesabını garson olduğunu düşündüğün kişiye (buRAK buRAK) yöneltiyorsun. Hayır. Zannettiğin gibi değil. Kader, self-servis bir restoran. Her ne yemek istiyorsan, kalkıp kendi yemeğini kendin alacaksın. İstediğin gofret olsaydı olurdu belki. Jetonu atardın, küt diye düşerdi önüne istediğin şey. Öğrenmek istediğini gerçekten öğrenmek istiyorsan biraz çaba göstermelisin.

Hepimiz sıcacık evlerimizde yada işyerlerimizdeyiz an itibariyle. Bilgisayarımız önümüzde. Çok eskilerde matematik, felsefe, kimya dersi almak için babanın imparator olması gerekirmiş. Sende hiçbir imparatorun olmadığı bir imkan var. Tık tık tık yaz enter yap. İstediğin bilgi emrine amade. İnternet konforuna sahipsin, ne büyük bir şans. Diğer yanda da biz varız. İnsanoğlunun onbinlerce yıldır düşünüp durduğu fakat halen adam gibi bir açıklık getirmekten uzak olduğu varoluş konusunda bizim elimizde, çok ilginç, çok sıradışı, çok tutarlı ve çok tatmin edici yeni bilgiler var. Kitap elinde, site önünde. Bilgileri önüne sermişiz. Herşey var, bir tek sen yoksun. Birimiz yazmıştı geçenlerde, 3 tam gün sürmüş siteyi okuması. Hadi üstünden zaman geçti, yeni yazılar eklendi, 4 gün olsun. 4 gün şu kaynağı bi inceleyelim, yorumumuzu ondan sonra getirelim yok. Hükümler peşin çünkü. Önden etiketi bi yapıştıralım da, içinde ne olduğunu sonra düşünürüz.

Sen sorularına yanıt bulamadığını düşünürken aslına bakarsan sorun, ortada fazlasıyla bol yanıtın olmasında. Kaderle ilgili ne büyük bir çelişki gerçekten de. Tüm bu cevaplar seni beklerken, sen forum ararmış ve de bulamazmışsın. Bunların hepsi yazıldı, çizildi, konuşuldu Tanrı’nın doğum gün-lüğü’nde. Forumda mı kaybettin ki forumda bulacaksın güzel kardeşim? Kadim soruların tartışmada yanıt bulduğu nerede görülmüş? Bulunsaydı, 90′lı yıllar boyunca onca tartışma programı izleyen Türk toplumunun şimdiye kadar çoktan nirvanaya ermiş olurdu. Aynı yerde saymak yerine.

Kaderle ilgili aradığın cevapları sana sükunet içinde sunan tam teşekküllü bir kaynak burada hazır dururken senin “tartışma” sitesi beklemen, içindeki “hesaplaşma” duygusunun işareti olmasın sakın? Kesin olarak bilemem, bunu ancak sen tam olarak bilebilirsin. Senin hayatın, senin işaretlerin… Benim hayatım ve benim işaretlerimin sana yardımı olacaksa, hepsi emrine amade burada yazılı. Çiçek ve böceklerin, çiçek ve böcekten ibaret olmadığını keşfettin gün bize “kaderi çözdüm” diye başlayan bir mektup yazacağından eminim. Kaderini çözümlediğin gün, Tanrı’nın doğum günü’nden “bir yanlışlık” eseri olarak bulup okuduğun bir kitap olarak bahsetmeyeceğinden de eminim.

Düz mantık, gerçek bir tekâmül zararlısıdır. Seni hakikatten uzaklaştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

buRAK özDEMİR öğretisini nereden aldı?

Bu kadar derinlikli bir konuda sorulması gereken soru acaba gerçekten bu mu? “Nereden aldı?”

Bizim orada çok süper bi nalbur var. Gittim, usta ordan bana bi öğreti versene dedim. Ne için lazımdı dedi. Kitap yazıcam da dedi. Tamam dedi, kitaplık öğreti verelim o zaman. Kaç kilo istiyosun diye sordu. 600 küsür sayfalık bir kitaba kaç kilo öğreti gider dedim. 3 kilo öğreti işini görür dedi, aldım geldim eve. Ve Tanrı’nın doğum günü’nü yazdım. Nalburdan aldığım öğretinin bir kilosu bozuk çıktı, sonra gittim değiştirdim. Öğreti bitmedi, biraz daha kaldı paketin dibinde…

Tanrı’nın doğum günü, geleneksel düz mantıkla anlaşılabilecek olguların belki de en sonuncusu. Bu kitabın, öncesini ve sonrasını gerçekten anlamak istiyorsan, çaba göstermeli, sabırlı, soğukkanlı ve herşeyden önce peşin hükümlere kapalı olmalısın. Maksimum bir akıl kapasitemiz varsa, işte o kapasitenin kullanılması gereken gün bugündür. Yarın değil. Madem öyle, o zaman şöyle… diye başlayan yaklaşımlar bu kitabın ve onun sitesinin içinde mizah olur. Yazık olur.

Bu kitabı buRAK özDEMİR ben yazdım derken (hani bundan sonra ben yok biz vardı)

Kişiler katından çekilmekle, bu kitabın yazarı olmam ne alâka gerçekten de. Ananemin evinde otuzbin kişiydik, hep birlikte yazdık dersem acaba bu senin kulağına nasıl gelir? Bu kitabı “biz” yazdık dersem insanlar “siz” kimsiniz diye sormaz mı? Biz derken öyle zannettiğin gibi bir biz değil. Grup falan değiliz biz ama aynı zamanda da biziz anla işte falan mı deriz? Kendimizi nasıl ifade ederiz? Önerin nedir? Benim, bu işin öncülüğünü yapan kişi olarak “biz” kelimesini kullanmak noktasında bazı kısıtlarım oluyor. Biz, biz, biz… diye konuşursam lider konuşması gibi oluyor, sevmiyorum o yüzden. Okuyucu sayısının çokluğuna dayanan, buradan güç bulan biri gibi yorumlanmaya açık oluyorsun. Tüm bu muhteşem ailenin yanında, tek başına bir fert olduğumun altını sımsıkı çizmem gerekiyor. Göründüğü gibi kolay değil.

Sanıyorum Aralık ayıydı. Kişiler katından çekilelim dedik hep birlikte. Kimliklerimizin, kişiliklerimizin esiri olmayalım diye çağrıda bulunduk. Sen-ben kaygısı taşımasın hiçkimse, biz olmanın konforunu yaşasın dedik ya. Bir bedel ödetme çabası var kimilerimizde bir süredir. İçinde “ben” kelimesi geçen cümlelerimi kopyalayıp kopyalayıp bana gönderiyorlar : ) Canım benim. Birinci tekil kişiyi ifade eden Türkçe’nin o yegane zamirini kullanmadan Türkçe dilinde yazarlık yaptıracak bana. Benlik duygumuza yenik düşmeyelimden kastedilen gerçekten bu muydu? Kişiler katı felsefesine düz mantıkla mı yaklaşıyor olmayalım sakın? Biz’liğe düz mantıkla bakış… Banka hesaplarının şifrelerini ver çabuk. Ver diyorum sana. Onlar BİZİM paramız‘a kadar gider bu yanlış anlama, aman dikkat : )

…tüm alkışları alırken ve bundan menunluğu (konu ego) satırlarında okunurken, yani kendi egosunu yenememişken, biz Dona’nın ağzından yazdıklarına nasıl ikna olacağız?(İmamın dediğini yap yaptığını yapma mı diyecez?)

Madem atasözlerinden açıldı söz, biz de atasözlerinden devam edelim bu ego konusuna. Kişi, herkesi kendi gibi bilirmiş. diyeceğim efendim özetle. Bunun daha bilimsel izahı, empati yapayım derken aynalama yapmak oluyor. Bir kişi var önünde. Onu çözümlemek için, hemen kendini onun yerine koyup meseleyi o açıdan görmeye çalışıyorsun. Çalışıyorsun dediğim, oturup çalışmıyorsun, sen farkında bile değilsin belki saniyenin binde biri bir zamanda gerçekleşen bir refleks olarak cereyan ediyor bunlar. Karşındaki kimliğe kendi karakteristiğini yerleştirip, kendini yeniden canlandırıyorsun. “Ben olsaydım, bana bu kadar sevgi gösterilmesi egomu şişirirdi” diyorsun içinden. “O durumda ben olsaydım nasıl olurdum acaba?”nın yanıtını almaktan öteye gidemiyorsun. Portremin önünde durduğunu zannediyorsun, gerçekten banyoda, aynadaki kendi suretine bakmaktasın. Buna bir de zihninde kibirle özgüvenin eşleştirilmiş olmasını ekleyince, epey ilginç bir buRAK portresi çıkıyor ortaya. Bu durumda benim mazbut bir insan olduğumu sana kanıtlayabilmem için ensesine vur, lokmasını al biri olmam gerekiyor. O zaman önüne çıkacak sorun şimdiden belli: Ensene vurmayı bekleyen o kadar çok insan var ki… Ağzındaki o mukaddes lokmaya göz dikenleri caydıracak tek bir şey var. Onlara “bu ekmek aslanın ağzında” dedirtebilmek… Aslan gibi kükrediğinde, pençelerini ortaya koyduğunda çakalların hepsi kaçışıyor ancak o zaman da handikap şu ki, ceylanlar seni yırtıcı bir aslan zannedip korkuyor, çekiniyor senden. Kedigillerden birisin sen ama o seni vahşi yırtıcının teki zannediyor. Ne yapalım “kader”.

Şu “alkış” konusu… İnsanlar bizimle ilgili güzel şeyler yazdığında, bunun kara kaşımızla kara gözümüzle ilgisinin olmadığını biz biliyoruz. Bu, kişinin kitabımızla ilgili duygu ve düşüncesini yansıtıyor. Ve evet, yazdığın bir kitabın bir insanın daha hayatını değiştirdiğini öğrenince mutlu oluyorsun. Sen olsan üzülür müydün bilmiyorum lakin ben mutlu oluyorum. Diğer yanda Tanrı’nın doğum günü konusuna kişisel yaklaşanların böyle bi eleştirel bakış açısı var, bunun bilincindeyiz. Okuyanlarımızın sitede dile getirdiği coşkuya dair garip garip yakıştırmalar yapma eğilimindeler. Sağlıksız bulanlar mevcut. Hangisi sağlıklı, hangisi değil buna bir karar vermeli.

Kitap Kuran’ı farklı açıdan görmemi sağladı. İslam diye yaptığım ve bildiğim şeylerin sünnetlerden ibaret olduğunu kavradım. Sadece Kuran ile müslüman olarak yaşayabileceğimi pekiştirdim.

Bir insan, bir diğer insanın Kur’an-ı Kerim’i farklı açıdan görmesine vesile olmuş. İslam’dan anladığının sünnetten ibaret olduğunu göstermiş, sadece Kur’an ile müslüman olabileceği fikrinin pekişmesine önemli bir katkıda bulunmuş. Gerçekte ne kadar büyük bir olay cereyan etmiş, fakat anlatım o kadar olağan, o kadar indirgenmiş bir anlatım ki. Zannedersin farklı açıdan görmenin sağlandığı kitap Pamuk Prenses ve 7 Cüceler kitabı… Varoluşun son kutsal kitabından bahsediyoruz beyler, bayanlar. Birşey eksik değil mi burada? Normal şartlar altında coşku olması gerekmiyor mu bu sahnede? Kişi, korkunç ve baskıcı İslam olgusundan kurtulmuş kişi, biraz daha heyecanlı olamaz mı? Bu mudur olması gereken ruh hali? Teşekkür demiyorum tamam da. Başka birşey eksik değil mi? Mesela ben, yediğim her yemekten sonra eline sağlık derim yemeğin pişirenine. Çok beğendiysem harika olmuş derim. Yaprak dolman muhteşem olmuş diyişim, o ağacı da o yaprakları da sen yarattın dediğim anlamına gelmez. Yaprak zaten vardı fakat sarma senin eserin güzel kardeş. Ellerine sağlık. Apartman görevlisi siparişimi getirdiğinde ona da çok teşekkür ederim. Kargocu zarfı uzattığında, bunun için ona para ödüyor olsam da, gene de teşekkür ederim ben ona. Bana da iyi gelir ona da iyi gelir. Olumlu bir duygunun alışverişidir. Güzel birşeydir. Herşeyden önemlisi bana böyle öğretilmiştir. Terzi dedem, anneme öyle öğretmiş. O da sağolsun bize. Bir dükkana girerken de çıkarken, birşey alsam da almasam da hayırlı işler dilerim ben. Dolu dolu bi selam çakarım. Şu anda ele aldığımız mektup. Yazan kim: En asgari anlatımla da olsa İslam anlayışında önemli açılımlar yaşamakta olan biri. Kendi ifadesiyle. Kime yazıyor: Bu açılıma vesile olan kişiye. Gene söylüyorum teşekkür beklentisi içinde falan değiliz. Lakin olumlu bi çift söz de sarfedemez mi insan? Hani böyle iyi birşey söylerse can verecekmiş gibi bir psikoloji. Çıkmıyor, dilinin ucuna kadar gelmiş, tam söyleyecekken vazgeçmiş.

Bu psikoloji sağlıklı bir psikoloji oluyor, iyi ki varsın buRAKcım demek sağlıksız oluyor öyle mi?

Bilenler, bilmeyenlere lütfen aktarsın, duyduk duymadık demesin kimse. Tanrı’nın doğum günü, insanlık için yepyeni bir bilinçtir ve bu yeni bilinç ülkemizde ve bölgemizde çok önemli hayırlara vesile olacaktır. Zannedilenden çok daha büyük çaplı bir düşüncedir. Düşüncelerin tarihini araştıracak olursanız, her düşünce akımının, onu ortaya getiren kişiyle simgelendiğini görürsünüz. Bu hep böyle olmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır. Tanrı’nın doğum günü felsefesinin simgeleneceği kişi de 1974 senesinde ailesi tarafından buRAK adı verilen özDEMİR kişisidir. Bence Elvis Presley daha iyi bir seçim olurmuş fakat, “kader” bunu böyle uygun görmüştür. Ne benim, ne de sizin bunu değiştirme şansımız hiç yoktur. Kötü haber vermeyi sevmem lakin, buRAK kişisiyle sorunu olanlarımızın bu sorunlarının her geçen gün büyüyeceğini haber vermeyi de görev bilirim. Tanrı’nın doğum günü büyüyecek çünkü. Önümüzdeki dönemde, Türkiyemizin ve bölgemizin 1 numaralı konusu Tanrı’nın doğum günü’dür. İnanmak keyfekeder, bu söze gülmek ise tümüyle serbesttir. Bugün gülme hakkını kullananlara yarın ağlama bonusu verilecektir : ) Biz herkese, kafa karışıklıklarını bi kenara ayırıp kardeşlik teklif ediyor, herkesi bu güzelliğin bir parçası olmaya çağırıyoruz. Herkes kendisiyle en çok gurur duyacağı seçimleri yapsın bugünden, daha fazla vakit kaybetmesin. Güneşin doğmasına çok az vakit kaldı.

sevgiyle
buRAK

Written by buRAK in: okuyanlar |