Ağu
19
2008

Üniversite…

Bugün birşey öğrendim…ve sormadan edemeyeceğim sanırım. Severek okuduğum TDG kitabınızın kapak içerisinde size ait bilgilerin oldugu bölümde MSÜ End.Ür.Tas. bölümünde yüksek lisans yapmış oldugunuz yazıyor ancak sizin o bölüme kayıt yaptırdığınızı ve bölümde kesinlikle okumadığınızı söylediler. Okumadığınız bir bölümü orada belirtmiş olmanızın sebebi ne olabilir? Sizin prestij peşinde olmadıgınıza emin olmak istiyorum aslında…neden böylesi basit ama gerçek olmayan bir ayrıntıyı belirtme gereği duydunuz? Bu yazdıklarım çok önemsiz gibi görünüyor olabilir ama bence bu ince detaylardır biraz da insaların bizler hakkında fikir almalarını sağlayan… Yanılıyor muyum?

Peki, biraz da üniversite ve öz-geçmiş sohbeti yapalım : )

Kitaptaki özgeçmişim elimde, ona bakıyorum şu an, İstanbul İletişim’i “bitirdi”, Mimar Sinan’da ise yüksek öğrenim “gördü” yazıyor. Okuyucumuzun özgeçmiş dilinde, bitirmek ile öğrenim görmek arasındaki farkı bildiğinden eminim. Yazarlıktan önceki özgeçmişim 4-5 sayfa kadardı. Lakin benim en sevdiğim özgeçmişim Türklerim Diken Diken Oldu’nun arkasında yazandı. Özgeçmişler bizde genelde destan dilinde yazılır. Ben şöyle birşey yazmıştım:

“1974 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni  bitirdi, Mimar Sinan Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’ndeki yüksek lisans eğitimini bitiremedi. 9 yıl boyunca markalar için yeni fikirler buldu. “Bu çocukta gelecek var” dedikleri sırada o, yazmaya âşık olmuştu ve kariyerini
bitirememekle meşguldü. 2002’de ilk kitabı Yıl 2binyüz2’yi bitirip piyasaya sürdü. Okur ‘güzel bir kitap, süper başladı ama yazar sonunu iyi bitirememiş’ dedi. Akşam gazetesinde yazmaya başladı, bitiremedi, yenibir.com’a geçti. Tam sevildi falan derken burada yazarken kitabımı bitiremiyorum dedi ve orayı da bitirememiş oldu. Neredeyse bu özgeçmişi bile bitire…….”

Bitiremediğim pek sır bir durum değil sanıyorum : ) Bendeniz için binlerce şey söylendi bugüne kadar. Geçen gün yayınevinin telefonunu ben açtım. Telefondaki kişi alo demeden, buRAK özDEMİR diye biri yok değil mi dedi bana: ) Eeee ben var diye biliyorum dedim, ne diyebilirim. Kendimi tanıtmadım fakat 10 dakika boyunca gerçekte olan biri olduğuma inandıramadım. Başaramadım efendim. Kişi telefonu kaparken beni asla ikna edemezsiniz. Bir alime yazdırdınız bu kitabı fakat başına bişey gelmesin diye de bu-öz diye bi isim uydurdunuz diyordu. Şimdi bir ses sana gerçekte olmadığını söylerse, aslında var olduğunu ispat etmek hiç de kolay olmuyor : ) Yahu dedim çocuğun sitesinde resmi de var. “bu-öz’ün resmi öyle mi? Hadi canım” dedi. “Kimbilir nereden aldınız o resmi…”

Tanrı’nın doğum günü sürecinde hakkımızda herşeyi duyduk fakat “okulunda hiç okumamış olmak” bana da sürpriz oldu : ) Madem öyle, aşağıda 3 senelik bir “rüyamı” paylaşayım izninizle. Mimar Sinan maceramı. Hayatımın 3 yıllık önemli bir kesitini. Yanlış anlaşılmasın, sadece kayıt yaptırıp, eve gidip yatıp, uykumda gördüm bu anlatacaklarımı : )

*

Bir kuruluşun marka konumlandırmasının üzerinde 3 yıl çalışmıştım. Ve ortaya çok keskin çok iddialı bir hamle planı çıkmıştı. Kuruluş Türkiye’nin en büyük 5 sanayi şirketinden biri, öneri de bu kadar keskin bir öneri olunca, firmanın CEO’su bana, seni aslanların önüne atacağım, ancak onları aşabilirsen bu projeyi uygulayabilirim demişti. Akademisyenler, sosyologlar, araştırmacılar, istatistikciler, (rakip) iletişimciler, firmanın yabancı ortakları vs. Onlarca kişilik komisyonlar kuruldu bu amaçla. Bunların hepsi, alanlarının gerçekten önde gelen, kamuoyunun çok iyi tanıdığı profesör düzeyinde isimler. Bir tam gün süren toplantılarda, bu komisyonların önüne çıktım ve stratejimi sundum. Kavga-dövüş, can-hıraş sunumlardı hepsi. Şirketin yabancı ortağına “Milli şirket” stratejisini kabul ettirmeyi, bırakın sunmak bile çok büyük bir cüretti. Sonunda yabancılar olsun, Türk uzmanlar olsun, herkes, istisnasız stratejiyi kabul etti. CEO’ya hepsi ayrı ayrı yazılı raporlar vererek “budur” dediler. Herkesin farklı düşündüğü bir konuda, bu kadar farklı eğilimi tek bir fikir çatısı altında buluşturmayı başarınca, tabi havalara uçtum, 24-25 yaşlarındayım, aslanların arasından tek çizik almadan geçmişim. Benden mutlusu yok.

Aslında o kadar eleştirel insanın, söz konusu yaklaşıma itiraz edememelerinin nedeni, stratejiyi kurgularken onların temsil ettikleri disiplinleri de işin içine katmış olmamdı. Yaklaşımın multi-disipliner bir anlayışta hazırlanmış olmasıydı. Merak edenler için not, strateji hayata geçti ve firmanın kurumsal tarihine resmi olarak kaydedildi. Biz buna mutlu son diyoruz : )

İşte bu sunumlardan birini bitirmiş, kan ter içinde, laptopumu toplarken, arkamdan bana “Tebrik ediyorum seni genç adam. Bizim tam da senin gibi bir beyne ihtiyacımız var” diyen bir ses duydum ve döndüm. Konuşan kişi Mimar Sinan Üniversitesi Endüstri Tasarım bölüm başkanıydı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken konuşmaya devam ediyordu “Bizim bölümde yüksek lisans yapmanı istiyorum. Bizden birşey öğrenmen için değil, bizim bölüme “strateji”yi öğretmen için istiyorum ve davet ediyorum seni. Beraber büyük bir değişim yaratacağız seninle. Bizim prof.lara strateji ne demek onu öğreteceksin” diyordu ses. O, bunları dedikçe ben küçüldüm, hocam onur duydum fakat ne haddime diyorum ama dinlemiyor beni. İlk iş hocalara dönük bir seminer hazırla ve bitirdiğinde bana haber ver dedi. Daha sonra da arayıp sıkıştırdı, kaçamadım. Hoşuma da gidiyordu elbette fakat haliyle çekiniyordum. Sonunda bir ders içeriği hazırladım ve hocayı aradım. Size göstermek istiyorum bir bakın, ihtiyacınız olan böyle birşey midir, sizin yorumunuzu alır ona göre devam ederim dedim. Tamam dedi. Randevulaştık. Ben laptop’umla hocanın odasındayım. Heyecanlıyım bakalım ne diyecek… O sırada unutmam asla mümkün değil, hoca sekreterine seslendi:

- Necla!

- Efendim hocam?

- Hocalar hazır mı seminer için?

-Hazırlar hocam, büyük salonda toplandı hepsi.

!! Ben zıpladım yerimden. Hocam ama hani ilk size gösterecektim? Daha çalışacaktım üzerinde? Diyorum ama nerde…:)

Salona bir girdim ki, gerçekten de prof’lar, doçent’ler, öğretim görevlileri salon ağzına kadar dolu ve içeride tek bir  öğrenci bile yok! Bölüm başkanı söz aldı ve öyle bir takdim etti ki beni, yerin dibine girdim, kimsenin yüzüne bakamıyorum. Bu çocuğun adını çok duyacaksınız, her kelimesinden birşey kapmaya bakın, şirket başkanları o ne derse onu yapıyor, dinleyince ne dediğimi anlayacaksınız diyince artık dayanamadım, hocam beni çok fena hedef gösterdiniz dedim : ) 3-4 saatlik bir sunum oldu. Sunum sırasında ne konuştuğumu hiç hatırlamıyorum. Sadece bittiğinde anormal bir alkış koptuğunu, hocaların etrafımı sarıp bana sarıldıklarını hatırlıyorum. İçlerinden birinin adam köpekbalığı gibi bakıyor dediğini hatırlıyorum. Tam da ihtiyaçları olan birşeymiş bizim insana odaklı strateji anlayışı. Muhteşem bir gündü. Bölümdeki ilk günüm böyle başlamıştı. Strateji seminerlerini daha sonra öğrencilere ve diğer hocalara dönük olarak birçok kereler tekrarladık ve benim de macera böyle sürüp gitti. Bir çok bitirme projesinde jüride yer aldım ki en keyifli kısmı buydu. Böyle bir üç seneyi “sadece kayıt yaptırdı” olarak adlandırmak, sanıyorum buna insan “dehası” deniyor : )

Seminerlerin dışında, ben sadece vermek değil almak da istiyordum. Yaşımız genç. Öğreten insan olmanın özel bi cazibesi hiç yok, ben öğrenen insan olmayı her zaman tercih ederim. Bu nedenle bana verilen görevin ötesine geçerek endüstri tasarımını öğrenme hedefi koydum kendime. Hem vereceğim, hem alacağım dedim.

Duvara asabileceğim bir en-tas diplomam yoktur, lakin bu işi Türkiye’nin tasarım duayeni Önder Küçükerman’dan öğrenme şansı bulabilmiş biriyim. O kişiler derslerde beni görmemişlerdir, doğrudur. Tanrı’nın bir lütfu olarak, bizzat bölüm başkanının kendisinden dersler aldığım için. Demek istedikleri normal bir öğrenci profilinde olmadığım, özel bir öğrenci olduğumsa, okul tarihinde endüstri tasarımı yüksek lisansına kabul edilmiş tek iletişim mezunu olarak bunu kabul edebilirim. Ben okulun ilk iletişimcisi olarak, bölümün kurucusu tarafından özel hazırlanan bir eğitime tabi tutuldum. Belki de bunu anlatmak istemişlerdir fakat dilleri bu kadar dönebilmiştir. Kimbilir : ) Sevgiyle efendim.

Written by misafir in: okuyanlar |