Benden… Kısa-kısa… Dağınık-dağınık…
Yapı marketlerine gittik dün. Eksikler, ıvır zıvırlar için. Güzel şeyler aldık lakin ortam çok yorucuydu. Ayaklara karasular resmen indi. Aslında dün yaptığımız alışverişte yılların hasreti sona erdi. Sonunda bir matkabım oldu… :) Ne büyük bir eksikliktir evde. İstediğini istediğin yere asamazsın, koyamazsın. Hmmm bir matkap ayarlayalım o zaman dersin. O da uzuuun bir iştir. Bu kısıtlılık haline son vermek, hem de ne son vermek. Koca bir bavul halinde set olarak satıyorlardı. Elektrikli matkap, elektrikli tornavida, elektrikli testere ve henüz ne olduklarını bilmediğim iki elektrik şey daha. Ne olduklarını bilmiyorum ama onlarla yapacak birşey bulurum. Hepsi 140YTL idi. Belli ki Çin var bu işin içinde. Olsun, gittikçe öğreniyorlar işi. Bir şans vermek lazım keratalara, darbeli matkaplar aşkına : )
Ben adadaki evden öyle bir çıktım, bir daha da hiç dönmedim. Ben yokken toparlandı ev, çok keyifliydi. Resmen dualarım kabul oldu… Çok imkansız görünüyor biliyorum ama nolur bu yokuşu bu son çıkışım olsun diye mırıldanmıştım, yerin kulağı varmış : )
Adada yaşama hayalimi gerçek oldu ve kişisel tarihimdeki yerini aldı. Robinson Crusoe’ye ne özenirdim çocukken… Sonra da bu Lost dizisi çıktı başımıza : ) Ananemde TDG’yi yazdığım süreçte, kendimi ödüllendiriyordum Lost’la. Kedi gibiyimdir ben, hangi ortama koyarsan koy kendi düzenimi oluşturur, mutlu olmanın yolunu birşekilde bulurum. Kuzenim televizyondan çekilmiş Lost’ların cdlerini getiriyordu sağolsun varolsun, çalışmaya başlamadan bi tane izliyordum. O küçücük odamda ben çok eğleniyordum. Önce Robinson sonra da bu Mr. Locke… Adada yaşama fikrini bana aşılayan dış mihrakların başlıca olanlarıydı.
Tabi bizim ada yaşantımız biraz daha değişikti. Bizim ıssız adamızda kablosuz internet…:) Atların faytonların arasındaki hayat bir çeşit zaman tüneli gibiydi…
Bizim ev gerçekten de adanın içinde adaydı. En tepede. Fayton bir yere kadar. Hatta bisiklet de biryere kadar. O alışveriş torbalarını bisikletine taktın, yokuşları çıktın, geldin. Yol bittiii : ) Dimdik bir merdiven seni bekliyor. O torbaları eline alacaksın bir, bu sırada bisikletini sırtına almış olacaksın bu da iki : )
6 ay… Eve gelir gelmez duşa atıyorsun kendini. Buz gibi suyu açıyorsun. Suyu kapattığında, vücut az önceki o yüksek ısıya hemencecik geri dönüyor. Mukavemet geliştirmeye birebirdi sonunda bu kadar yeter denildi.
Bir adada yaşamak çok ilginç bir duygu. İstediğin kadar acelen olsun, istediğin kadar dizlerini titret, vapurun usul usul çektiği küreklerin mahkumusun. Çaren yok. Kabataş’tan evine gidişin 1.5 saat kardeşim, istediğin kadar tepin. Vapuru mu kaçırdın. 1-2 saat daha bekleyeceksin. Alternatif mi arıyorsun, sen düşün ben buralarda olacağım. Yüksek sabır gerektiren bir durum ada. Güzel miydi? Bir dönem için evet… Çok geçerli nedenlerimiz vardı adaya taşınmak için. Bana sorarsanız benim ada maceram, mağaraya sığınma fiilinin, şehirden uzakta olmakla alakalı olmadığını hepimize gösterdi. Bulunduğun yerin önemi yok. Kapını sıkı kapat yeter dediler bize.
İşaret üstüne işaret gelmeye başladı, duyulmuş şey değildir deniz otobüsü kaza yaptı, yerine giden yedeği bozuldu, vapurların halatları kopar oldu. Bu yüzden insanlar öldü. Bizim dünyamızı oluşturan denizyolu, benden bu kadar dedi. Ağaçlarımız, ölü kuşlar, yarasalar. Güle güle demişlerdi bize. Fakat aldığımız en bariz “taşının” işaretini komşularımızdan almıştık.
Hepsi çok cici insanlar. Apartman toplantıları çaylı börekli, sohbetler şeklinde. Sağolsunlar bizi de çok sevdiler. İlk toplantıda meramımızı anlattık: “Biz buraya yaz-kış oturma niyetiyle geldik. Doğalgaza abone olunması bizim için önemli.”
- Tabi ki, hiç sorun diil.
Bu güzel ilk toplantının ardından, hiç yapmadığım birşeyi yapıp yukarı çıkıp hepsine birer TDG getirip, hediye etmek geldi içimden. Çok teşekkür ettiler. Sonradan Bahar’a söyledikleri, çok beğenmişler falan filan.
Lakin… İkinci toplantıda o insanlar gitti, yerlerine başkaları geldi. “Doğalgaz istemiyoruz.” İki kere doğrulattım: “Bundan emin misiniz?” Çünkü neden istemedikleri konusunda mantıksal bir çelişki mevcut. Bunu nasıl göremediklerine de hayret ediyorum bir yandan. Lakin durum bu, seçim yapılmış. O cici insanların TDG’den sonra böyle bir tavır değişikliği içine girmeleri dikkatimi çekti. Bu insanların bir mesaj için soğuk kanal olarak seçildikleri açıktı. (Sıcak kanal, soğuk kanal. Sıcak kanal mesaj taşıyıcısı olduğunun farkında olan kişidir) Komşularımız toplantıda bize doğalgazdan daha önemli birşey vermişlerdi, buradan gitmemiz gerektiği bilgisini….
Ve sonrası hepimizin malumu. O ada vapurlarında yolculuk, çok ciddi bir nefis terbiyesi oldu benim için. Biz münzevi muhite taşındığımızda dipdalgası fazındaydık. Geri-sayım fazında şehrin içine çekilmemiz aslında hiç de sürpriz olmadı.
Yaşadığın muhitle senin ruhsal gündemin arasında yakın bir bağ var çünkü. Önplanda yaşadığın olguların arkaplanı, yaşadığın muhit oluyor. Çok iyi biliyoruz ki, önplanla arkaplan asla birbirinden bağımsız değil.
Vakt-i zamanında tuttuğum ilk bekar evinden örnek veriim hemen. Bağdat caddesine ikinci apartman. Sıfır bina, kapalı garaj vs. herşeyiyle “mükemmel”. Bağdat caddesi benim tekamül hikayemde hayatın cıvıl cıvıl akışını temsil ediyor bu arada. Bi uzaklaşırım, bi yakınlaşırım kendisine. O günlerde yüksekce de bir kira ödeyerek kendisine yakın olmayı başarmışım yeniden. Gel gör ki… Benim tuttuğum o stüdyo dairede ne bir balkon de doğru dürüst bir pencere var. Evin manzarası bir parça otoparkı görüyor, hepsi o kadar. Sözüm ona caddede oturuyorum. Hayatın cıvıl cıvıl akışına kapılamıyorum bir türlü.
Hayatın ne içindeyim ne dışındayım günlerimi işte o evde geçirdim ben. 1 yıl… Ne ilginçtir, 1 yıl boyunca bir kere bile, gezinmek için caddeye inmedim. Gelmedi içimden. Aranbayla işe giderken bile hep kestirmelerin arasındaydım. Arabayla bile keyif yapmaya çıkmadım. Doğru işe… İşten de haydi eve.
Arabayla caddeye çıkmayışımın bir nedeni de maviyılan’dan kaynaklanıyordu. Turbo bilmemne diye biri, genç bir çifti ezmişti hatırlarsınız. İşte o günlerdi. Trafik polisleri, arabaların modellerine ceza kesiyorlardı. Hmmm bu spor bir araba, peki o zaman “Tehlikeli araba kullandığınız ihbar edildi beyfendi”. Hadi çık da ispat et tehlikesiz araba kullandığını. Hergün ceza… Sebepsiz. Dümdüz gittiğim yolda. Şaşkınbakkal, benim şaşkınlık evremi doya doya yaşadığım bir yer oldu.
O kadar para verip, neden penceresiz-balkonsuz, ruhsuz bir ev tuttuğumu halen anlayabilmiş değilim. Çiçek al dediler, eve hayat gelsin. Aldım, evet hayat geldi. Bir hafta… Halamın evinde yoğun bakıma alındılar acilen. Böyle bir kasvet işte… İçimdeki kasvetin dışavurumuymuş meğer. “Güneş”. Dünyamdan içeri güneşin girmesine karar verişim Şaşkınbakkal karanlığımdan sonradır.
Bu açıdan bakınca ada benim için çok değerliydi. Bu kadar sakin bir ortamda yaşıyor olmamla, TDG’nin sessiz ve derinden gitmesi arasında bir bağ vardı. Bu siteyi o evde kurduk. Tasarımını da o evde yaptım. Tasarımının bu kadar sade olmasıyla, adanın sessiz ortamı arasında bir bağ olduğu da bana sorarsanız çok açık. Adanın o güzel kokusu bir daha hiç çıkmamak üzere sindi bu günlüğe.
Bu arada dostlarım birşeyi merak etmiş. Şehrin içine taşınmamın inzivada çıktığım anlamına gelip gelmediğini soruyorlar. Yani böyle, sosyal bir insan haline mi gelip gelmeyeceğim üzerine merak. Size ilginç gelecek belki. Şehrin dışında yeteri kadar inzavaya kapanamadım. Neden derseniz, şehirde halledilmesi gereken işler oluyor mutlaka. Bir inişin olay oluyor. O küçük işi halletmek tam günlerini alıyor. Dilediğin gibi kapanamıyorsun.
Ne demişlerdi bendenize geri-sayım bilgilendirmesi sırasında; Dona bu sefer daha kuvvetli bir enerjiyle geri dönüyor. Bütün hazırlıklar bunun için efendim. Sessizliğim o kadar önemli ki, sürprizlere kapalıyım, kapımın çalınmasını bile istemiyorum.
Geçen gün düşündüm. Benim çalışmamı engellemek. Bunu istersen nefretle yap, ayağıma çelme tak. İstersen de sevgiyle yap, sarıp sarmala. Bölünüyorum ve hangi niyetle olduğunun bir önemi yok.
Birgün şöyle birşey oldu. Bahar’la teknedeyiz, karşı tarafa geçiyoruz. Ve ben ayaküstü frekansa girdim. Birşeyler söyleniyor, anlamaya çalışıyorum. Daldım gittim. Uzaklardayım. O da farkında birşey üzerinde olduğumun. Aklına birşey geldi, tutamadı kendini ve böldü beni : ) O sırada öyle uzaklardaydım ki, geri çağrılmak canımı yakdı. Beynime biri çivi çakıyordu sanki. Tam meşgul olduğumu söylemek için ağzımı açıyordum ki, Bahar’ın eline birşey battı. Uff, tamam anladım dedi ve kendi içine döndü : )
Sessizlik işte böyle önemli benim için. Bir sefer de bizim canımız-kanımız Nesrin ablamıza denk geldik : ))) Gece telefonda beni istiyor, bense o sırada çok önemli birşeyin, Dona’nın Secret Bildirgesi’nin üzerindeyim… Nesroş rüyasını anlatmak istiyor ısrarla : ) İşim biter bitmez aradım tabi, bir yandan da ne gördüğünü merak ediyorum. Ve en önemlisi ruhsal ailemin benim bu iletişime kapalı oluşumu, sevgilerinin karşılıksız kalması olarak yorumlamalarını hiç ama hiç istemiyorum. Çarem de yok. Birşey de söyleyemiyorum. Birşey üzerindeyken, sessizliğimi yaşayamadığımda canım gerçekten çok yanıyor. Kafam o kadar yüklü ki… İki arada bir derede kalıyorum.
Beni eskiden beri tanıyanların dedikleri doğru. Acayip neşeli biriydim ben. Bir ağırlık çöktü üstüme. Sürekli bir düşünme hali. O gevşek, rahat halim gitti. Sürekli bir teyakkuz hali. Gözler dört açık, eller tetikte. Arada iki satır espri yapmaya halim bile kalmamış. Geçen gün güldürdüm Bahar’ı. Olay şu, kızmış bana kendisi, içeride trip yapıyo. Yanına gidip, dışarıdan nasıl göründüğünün taklidini yaptım. Gülmekten yere yatınca, afra-tafra yapacak hali de kalmadı : ) Eski benle tanıştı bir an. Bir an tabi. buRAK sen ne kadar komikmişsin dedi, bunu söylediğinde çoktan teyakkuz halime çoktaan geri dönmüştüm.
Vazifemi iyi yapiim. İnsan kendini bişeye bu kadar adayınca, bundan başka hiçbir şeyi gözü görmüyor. Şu da var. Korkunç da güzel bişey yaşıyorum. Masal gibi. İnanması gerçekten çok güç. Halen tam olarak alıştığım söylenemez. Durup durup kendime ben miymişim o diyorum, inanamıyorum. Yükü bir kenara ayırırsan, dünyadaki mutlulukların muhtemelen en güzeli bende.
Sessiz sessiz yaşayınca herşeyi, bazı şeylerin tadını çıkarmaya fırsatın olmuyor. Birgün… Pencereyi komple açmasak da, yarılamış bile olsak, alıp başımı gideceğim bi yere. Sırf bağırmak için. Avazım çıktığı kadar. Sesimi kaybedene kadar. İçimde kaldı. Finaldeki HM’nin çözüldüğü o gün bağıramadım ya camı açıp, çok kötü içimde kaldı. Hiç unutmuyorum. Kaç defa açtım camı. Yok diyorum bağıracağım. Tutmayın kendimi. Burada böyle birşey olurken, orada öylece uyumak olur mu? Kapattım camı tabi. Doğru düzgün bağıramadan ver elini askeriye, 6 ay : ) Biriktim de biriktim. Sigaradan çıkardım hırsımı.
Bu arada, dumansız hayata aynen devam efendim. Nikotin bandını da bıraktım. Bir tek şu plastik sigara kaldı. Göbeklendik, tek sorun o. Sportif faaliyetlere başlıyoruz en kısa zamanda.
7 yıl içtim o şeyi. Ondan sonra da dönüp dolaşıp “Nası içiyosunuz o iğrenç şeyi?” noktasına geri döndüm. Hiçbirşey olmamış gibi.
İnsan olmayı seviyorum : )