Cep Matineleri…
Sevgili buRAK’can, Cep matineleri ile ilgili bir soru oluştu kafamda. Neden bu mesajları mail ortamında yapmıyorsunuz. Cep telefonuna gelen o kadar mesajı nasıl arşivleyeceğiz. Sonucta hepimiz internet kullanıcısıyız. Bu durumda mesajları okuyup bir kaç mesaj sonra silmek durumunda kalacağız.
sevgiyle

“Cep telefonuna gelen o kadar mesajı nasıl arşivleyeceğiz?”
Yazmaya ne dersin : )
Yeni telefonların sms hafızası oldukça geniş. Telefon eskiyse, yeni nesil sim kartlarla sms saklama kapasitesi birkaç kat yükseltilebiliyor. Dediğim gibi, yazmak gibisi yok.
Neden email matineleri yapmıyoruz’a gelince. 2 senedir internetten başka hiçbir şey yapmıyoruz. Cep telefonu ile farklı bir mecrayı, yanımızdan hiç ayırmadığımız bir aygıtı kazanmaya çalışıyoruz. Geri dönüşler de şu ana kadar oldukça güzel. Ben şahsen kendim de 19 matinesine kayıtlıyım. Kafa o kadar kazan gibi ki. Her gün aynı saatte dıtdıt mesaj geliyor. Her gün hayırdır diyorum. Her gün aaa doğumgünü mü diyorum. Her gün vaay diyorum : ) Her gün faydalanıyorum. Çok sevgili bir dostumuz çok hasta oldu. Aradım, ziyaret etmek istedim. “Hiç gerek yok. Ben o mesajlarla iyileşeceğim” dedi…
Hep birlikte yeni bir kitap okuma kültürü yaratıyoruz ve bu çok heyecan verici. Email, benim Tanrı’nın doğum günü muhteviyatı için onayladığım bir mecra değil. Her gün herkes yüzlerce mail aldığı için. Tanrı’nın doğum günü’nü o kaosun içinde görmeyi istemiyorum. Site yazılarını aşağıdaki mail işaretine tıklattırarak kendimize göndermek de mümkün. Yazılar serbest fakat Tanrı’nın doğum günü’nün kişiye fayda getirmesi için bir adım atılması, ciddiye alınması, farklı bir dikkat sarfedilmesi şart. Bu günlerde Kur-an okunurken neden abdest alınmasının zorunlu hale geldiğini de çözümlemiş bulunuyorum. Peygamber, laçkalaştırılmaması için biraz saygı istemiş insanlardan. Yatarak okutturmamış. Uyuyacak, dalacak gidecek çünkü. Peygamber Kur’an okumadan önce insanlara abdest aldırarak, aslında yüzlerine su çırptırmış. Kendine gelsin diye… Elinde tuttuğu şeyin “hakikat” olduğunu bilmesi ve kendi iyiliği için ona gerekli önceliği vermesini istemiş. Çıkış noktası hiç de sembolik değil. Bilakis alabildiğine fonksiyonel…
Tanrı’nın doğum günü, kişisel bir devrim aygıtı olduğu için biz de okuyucularımızdan kendini rutinin dışına çıkaracak ekstra bir takım şeyler bekliyoruz. Kendi iyiliği için.
Bir örnek. Televizyonun kumandası elinde zır zır kanal gezerken kanal-de’de dünyanın en güzel filmi çıksın karşına. Zırzır kanal gezen o halet-i ruhiyeyle o filmden hiç bir şey anlamazsın. Hoşuna gitse bile, filme teslim edemezsin kendini.
Aynı filmi izlemek için, kalkar bir sinemaya gidersin. Paranı öder, biletini alır, bi oturursun izlemeye ki, gözlerin yuvalarından çıkacak bir şekilde takip edersin filmi : ) Bu arada bi anekdot. Zihnisinir, benim çok sevdiğim bir dostum. Eskiden işyerlerimiz de çok yakındı. Hemen ger gün saatlerce beyin fırtınası yapar, çok eğlenirdik. Bi gün çok içkiliydik parti kurup siyasete girmeye karar verdik. Ama ne parti. Türk siyaseti çok şey kaybetti. Not etmeyince ertesi gün bütün herşeyi unuttuğumuz için : ) Neyse, davet ettiler bi gün onlarla ailecek sinemaya gittim. Orada öğrendim ki, ailecek en büyük keyifleri filmi en ön sıradan izlemekmiş. Filmi hiç hatırlamıyorum arabanın lastiği kadar bi bölgeyi takip edebildim : ) Hani farklı noktaya dikkat vermek için gözbebeğini oynatırsın ya. Heh işte, en ön sırada olunca o işi kafa hareketleriyle yapmak zorunda kalıyosun : ) Bi oraya bi buraya, güvenlik kamerası gibi oluyosun. Deneyimlemiş olduk. Son kez tabi : )
Aslında filmlerin tadına sinemada varmamızın nedeni perdenin büyük olması değil, bir karanlığın içinde kendimizi o filmi anlamaya adamamız. Sinemalar bu yüzden sessizdir. “Herkes para ödediği için”. Televizyonu harala gürele izleyen, sana birşeyi baştan sona adam gibi izlettirmeyen bir kültür, sinemaya girince dut yemiş bülbül olur. Çünkü o şey her ne ise ona para ödenmiş, ona vakit verilmiştir. O şey her ne ise onun tadına varılmak zorundadır.
Hafızanızı zorlayın bakalım, hatırladığınız filmleri kaç inch’lik bir ekranda izlediğinizi hatırlayabiliyor musunuz? Sinema dediğimiz olgu, “perde” değil “konsantrasyon”dur.
Bu müzik için de geçerlidir. Satın aldığın albüme sabırla yaklaşırsın. İnternetten indirdiğin bir albümü anlamak için hiç gayret sarfetmezsin. Adam 5 sene uğraşmış mesela. Melodi bestelemiş, söz yazmış… Her albümün içinde bir kitap vardır aslında. Oralara ne yazmış adam? Neden yazmış? Nasıl yazmış? Bir müziğin tadına varabilmek ciddi bir emek işidir. Cikletten çıkan manîler tadındaki sözlerden ve o tip albümlerden bahsetmiyorum. Şarkı ve müzik, birbirinden çok farklı şeylerdir. Şarkıyı herkes dinler. Ama müziği belki de sadece biri duyar. Sağır bir Beethoven’dan o seslerin nasıl çıktığını şarkı-türkü mantığıyla asla anlayamayız. Müzik, felsefenin sağ koludur. Buraya kadar bahsettiklerim film ve müzik. Varın siz Tanrı’nın doğum günü’nün ne denli bir odaklanma gerektirdiğini.
Tanrı’nın doğum günü’yle ilgili kimi insanlarımızın yorumlarına bir bakıyorum. O kadar özensizler ki. Bir şey anlatıcam, kendimi övdüğüm zannedilmesin. Herkesin iyi yaptığı birşey vardır. Futbolcu iyi şut çeker. Estafullah denmez. Sol ayağı iyiyse iyidir yani. İstatistikelere dayalı mevzuların essstafullah’ı olmaz. Futbolcu iyi şut çeker, ben de iyi düşünürüm. Benim yeteneğim budur. Çocukluğumdan beri düşünürüm. Arkadaşlarım bu yılbaşı programın ne dediklerinde, “Evde bişey düşüneceğim” dediğim çok olmuştur. Deli gibi, haz alırcasına düşünmekten bahsediyorum. İki şarkıyı aynı anda dinleyip, ikisinin de sözlerini takip eden biri işte. Sırf beyni gelişsin diye : ) (Kafanı çok patlatırsan ikisini de algılayabiliyorsun, fakat iki şarkıyı da rezil kepaze etmiş oluyorsun : ) Şimdi ben hep düşünen, “iyi” düşünen biri olarak, bu kitabı yazarken kafatasımın patlayacağını zannettim. Şimdi diyorum ki, böylesi bir beyinsel enerji içeren bir kitap, ciklet çiğneyerek anlaşılabilir mi?
Kafatasını çatlat demiyorum ama aramızda biraz denge olması gerekmez mi? Biri geçen bişey yazmış Dona’nın otomobillerle ilgili verdiği bilgi yanlış demiş. Biraz özen. Biraz dikkat. Dikkat etse görecek, onu söyleyen Dona değil reklamcı çocuk. O bir yorum. Katılmama hakkına sahipsin çünkü adı üstünde yorum. Doğru olduğunu biliyorum fakat kategori olarak o bir yorum. Tanrı’nın doğum günü’nde Dona objektivizmi, ben ise subjektivizim’i seslendirir. Kitabı ara tara, Dona’nın subjektif, kişiden kişiye değişebilecek tek bir harfini bile bulamazsın. O yüzden Dona’dır o zaten. Dona mı söyledi yoksa Ben mi söyledi o sözü. Bu minnacık ayrım, seni alıp çok farklı noktalara götürebilir. Dona subjektif olur bir anda. Gördün mü bak, küçük bir dikkatsizlik ne işler açtı başına? Elbette ki herkes bu kadar dikkat etmek zorunda değil. Etmiyor da zaten. Fakat eleştirel olacağım diyorsan o zaman sen herkesten daha çok çalışacaksın. Senin benim düşünemediğimi düşünebilmen için benden daha çok kafa patlatman gerekecektir.
İşte böyle. Yoğun konsantrasyon ve bi parça adanmışlık istiyoruz. Konu benim yazdığım bir kitap değil. Konu şu. Hayata bakış açını masaya yatırıyorsun. Nasıl bir hayat süreceğini belirleyen kodları elden geçiriyorsun. Buna ihtimam göstermeyeceksin de neye göstereceksin?
Nerden başladık nereye geldik. Ne geldi aklıma. Geçende biri bana şöyle bişey yazmış. Hatırladığım kadarıyla söylüyorum. Hep TDG hep TDG diyor özetle. Tanrı’nın doğum günü’nün bi öylesini bi böylesini çıkarıyosun. Otur başka bişeyler yaz demiş. Bu kardeşimiz Atatürk’le karşılaşsa eminim “Atam atam. Kafanı Türkiye Cumhuriyetiyle bozmuşsun. E yeter ama. Biraz da İsveç Cumhuriyetiyle ilgilen” derdi o kesin. Bill Gates’i görse “kardeşim hep windows hep windows” diyeceği gibi : ) Aslında biraz gezse, görse bir ideali gerçekleştirmek için o idealle kafayı bozmanın şart olduğunu görüp öğrenecek. Hiç bir hayali olmamış, kendini hiç birşeye adamamış ki nereden bilsin?
Bu vesileyle ilan edelim efendim. 1 sene 1 sene. 3 sene 3 sene. 5 sene 5 sene. 50 sene 50 sene. Ben hayatta olduğum müddetçe benim meselem Tanrı’nın doğum günü olacaktır. Gerçi sağım solum belli olmaz benim, öldükten sonra da ilgilenmeye devam edebilirim : ) Bu titizlikle onları da bunaltır, işlerimi yoluna koyma konusunda izin koparabilirmişim gibi geliyor : D Aynen dediği gibi kardeşimizin. Tanrı’nın doğum günü’nün bi öylesini, bi böylesini, bi şöylesini, bi nöylesini, bi möylesini ve bir de zöylesini hayata geçirerek hayatıma devam etmeyi planlıyorum. Şimdi aklıma geldi Tanrı’nın doğum günü’nün şöylesinin yanında jöyle’si bi versiyonu da olabilirmiş.Keşke imkan olsa da töylesini ve vöylesini de yapabilsek : )
