İşte bu benim otomobil hikâyem…
İnanmadığın birşeye başkalarını nasıl inandırabilirsin?
Rakip markadan aldığın otomobille…
Bu cümleleri hatırlıyorsunuz…
2000 yılıydı sanıyorum. Bende bembeyaz bir Peugeot 306 vardı. Müşterim olan otomobil firmasına gittiğim otomobil işte oydu. Müşterim kim miydi? Fiat : ) Fiat’ın CEO’su camdan görünce manzarayı olanlar olmuştu tabi. Çok sağlam bir zılgıt yemiştim. 1 ay vakit vermişti bana. Üzerinde Fiat yazan bir otomobil beğenmek için. (Peugeot’umu halama satmıştım. Halâ halamdadır yavrucak) Ben de efendim aşağıdaki arabayı beğendim.
Fiat olan, Fiat olduğu anlaşılmayan..
Bu arabayla evliliğim biraz görücü usulü gibi olmuştu ama, sonra aramızda çok büyük bir aşk başladı. İnsan arabasına söz verir mi seni hiç satmayacağım diye? Ben vermiştim.
Daha sonraları Fiat firması, Coupe’mi 6 aylığına istemişti benden. Motorsporlarında yarıştırmak için. Ben verdiğimde 140 beygirdi. Geri aldığımda 240 beygir bir turbo olmuştu. Herşeyi yenilenmişti.
![]()
![]()
Bu arada mavi yılana bir firma sponsor olmamış mı? Firma da sponsorluk kazancını bana takdim etmemiş mi? Aman da aman bu ne keyif. Hasretin hediyesi… Arabadan gelen arabaya gider tabi : ) Aşağıdaki yavruyu aldım. Babamla birlikte restore etmek üzere.
Babama çok iyi geldi o araba, emekliliğe alışmaya çalıştığı o günlerde. Halâ da onda. (O arabanın restorasyonuna para yetiştirmekten babam da ben de enkaz olduk. Ama o gıcır gıcır oldu, olsun.)
Sonunda bir yarış otomobili olarak deposunda uçak yakıtıyla geri dönmüştü mavi yılanım bana. Yavrulamıştı üstelik. 1 sene boyunca yarış haliyle kullandım şehir trafiğinde. Bododo bododo bir egzos sesi. Kocaman beyaz şeritler. Üstünde iki büklüm oturduğun Sparco yarış koltukları. Paraşüt kemerler. Ve kocaman borular. Role-cage’ler yani. O zamanlar çalıştığım ajansın sahibi yalvarmıştı, sana kendi arabamı vereyim yeter ki bu arabayla Koç Holding toplantılarına gelme diye. Dinler miyim? “Benim arabam bu. Ve onunla geleceğim”. Gerçekten de takım elbiseyle o arabada yolculuk etmek beni ve beni görenler için ilginç bir deneyim oluyordu.
Arabadaki elektrikli tüm aksam sökülmüştü, yarıştırıldığı için. Yerde halı, tavanda kaplama yok. Klima mı? O da ne? Bir kış aküden beslenen elektrik sobasıyla ısınarak geçirdim ben. Ama mavi yılanla üşümek bile çok güzeldi.
Gel gelelim benim Yeniköy günleri başladı… Eve kapandığım ilk yıl. İçimdeki sesin bana kendi ajansımı kapatmamı ve artık çalışmayacağımı “müjdelediği” günler… Babama “Baba birşeyler yaşıyorum ben. Alacaklarla verecekleri karşıla, şu şirketten kurtar beni. Benim gitmem lazım!” demem ve babamın hayatıma el koyması. Sağolsun varolsun. Babalık böyle birşey işte…
Ses korkularımı yenip, parasızlıkla tanışmam gerektiğini, bunun benim için çok hayırlı olacağını söylüyordu. O güne kadar parayla olan ilişkim konusunda şu kadarını söyleyebilirim: Aldığım hiçbirşeyin fiyatını sormuşluğum yoktu… Tamam demiştim ama tek bir koşulum vardı. “Ben her türlü sıkıntıya varım, ama bu yavrular (Fıstık-Fan-Fin-Fon / Köpeğim ve kedilerim) gün gelip onlara mama alamıyor olmak, onların aç kalması, iyi beslenememesi, bunu kaldıramam. Her ne yaşayacaksam, onu sadece ben yaşayacağım. Onların hiçbir günahı yok.” Gerçekten de öyle oldu. Onları aç bırakmamayı başardım.
Birşeyler olacak, büyük birşeyler yaşanacak ve kaçamıyorum ve evet mavi yılanı satmam gerekiyor. “Ona söz vermiştim ama” diyordum. En çok bu gücüme gidiyordu, sözümü tutamamak. Gözlerim dolu birşekilde ellerimle götürdüm teslim etmiştim yeni sahibine. Vermeden önce eğilip kulağına fısıldamıştım: “Bir gün seni geri alacağım. Söz…”
Yeniköylü 1 yılımın sonlarına doğru… Gerçekten inanılmaz günler yaşamıştım evde tek başımayken. Fıstık, bunların şahidiydi. Bu anların hepsinde çenesi ayakucumda benimleydi. Şüpheleniyor ama kendini tutuyor, havlamıyordu benim küçük kızım…
Yaşamam gerekenleri yaşıyordum, ama diğer yanda da (Coupe’den gelen parayla kirasını ödediğim) o havuzlu evde, ekmeğe dayalı beslenmeden ötürü 97 kiloya çıkmıştım. Ev işleri için bana hergün (hesaplar gene Coupe’den tabi) yardıma gelen Sevim hanım benden şüpheleniyordu. Görüntü olarak oldukça zengin biriydim. Lakin dolap bomboştu. Bana soruyordu “buRAK bey sen ne yiyorsun ne içiyorsun? Dolap bomboş!” “Gece dışardan pizza getirttim onu yedim Sevim hanım” diyordum ben de ona. Yer mi? “Çöp kovasına baktım. O da bomboş!” diyordu. Kardeşimin evi 5 dakikalık bir mesafedeydi. Haberi yoktu benim açlık çektiğimden. O evden taşındıktan sonra bunlardan haberi oldu, çünkü bunları yaşamam gerekiyordu.
Alt katta oturan evsahibim Emel, hergün bana yemek getiriyordu. O günlerde hiç et yedirmiyordu ses bana. Ve Emeller de sağolsun yüzdeyüz ete odaklı bir beslenme alışkanlığında olduğundan köftelerin varoluş macerası Fıstığın midesinde noktalanıyordu. Fıstık da ben de göbek yapmıştık. Farkımız, onunki zengin göbeğiydi.
Sonra birden evden yapabileceğim, benim için çok basit, birkaç fikir bularak idare edebileceğim, bol kazançlı işler gelmeye başladı yeniden. Herhalde bunlar bana ödül olarak gönderildi diye düşünüyordum. Süreç sona erdi, arındım, acayip şeyler yaşadım, şimdi de insan arasına karışmalıyım. Böyle düşünüyordum. Derhal aşağıdaki yavruyu bünyemize kattık efendim. Coupe’nin acısını bastırsın diye…
Lakin yanılmıştım. Yada yanıltılmıştım. Bu dünya güzeline bir aydan fazla binemedim. Aslında o arabaya benim yüklediğim anlam yaşadıklarımdan beni “uzaklara” kaçırmasıydı. Fazla uzağa gidememiştim. Ses beni imtihan etmekte ısrar ediyordu: “O arabayı galeriye bırak. Ve kendine özgürce otobüse binebileceğin bir Akbil al! Buna ihtiyacın olacak…”
8.50 BMW galeriye teslim edildi (halâ galeride, 2 yıldır bekliyoruz) galeriden eve otobüsle dönüldü. Yalan söyleyemem, moral olarak çöküntü içindeydim. 8.50 çöküntüsü, ben aşağıdaki atasözünü yaşamaya başlayınca geçti:
Beterin beteri vardır…
“Havuzlu, teraslı bu evi kapat. Eşyalarını bir depoya kilitle. Ananendeki odana taşınıyorsun.” Ya Fıstık? Fan-Fin (Fon, sokakta tabancayla öldürülmüştü…) ne olacak?
“Fıstık Karadeniz’de bahçeli bir eve gidiyor. Son kez öp ve kokla. Bir daha görüşemeyecek olabilirsiniz…”
İşte dostlarım benim sabır limitim burasıydı. Burada durdum. Gittim-geldim. İsyan… Onu, içime doldurmamak için kendimi zor tutuyordum. Parmak kadarken alıp, kendimden daha iyi baktığım, üstüne titrediğim fıstığımın benden alınmasını kabullenememiştim. Halen de bunun üstesinden tam olarak geldiğimi söyleyemem. Ben onu geri alabilecek koşullara geldiğim ilk gün çalındığı haberi geldi, halâ çok özlüyorum yavrumu.
Teselli olarak bir tek Fan geldi benimle, Fin’e başka bir aile bulundu. Tek kaldığı için yeni bir isimleme çalışmasıyla Fan’ın adı Tosun oldu.
Yeniköy’deki evin, mutfağı kadar olan odama yerleştim ve Tanrı’nın doğum günü işte o küçük odada kağıda döküldü.
Biliyor musunuz? Benim her dönemime otomobillerim damgasını vurmuştur. Her dönemimi özetler sahip olduğum tekerlekliler. Pekiii, Maseratim var mı yok mu benim? Yoksa şu anda ne kullanıyorum?
Efendim gururla söylüyorum ki şu anda Maseratim olmasa da bir Corvette’im var.
Hadi götürdün malı diyorsunuz değil mi? Dediğinizi biliyorum, yalan söylemeyin : )
Benim Corvette dediğim, bisiklet : ) Yerli malı, yurdun malı. 94 YTL’ye Carrefour’dan alınmalı. Haftasonu kampanyaları kaçırılmamalı.
Kimi dostlar bana senin koruman var mı diye soruyorlar ben tebessüm ediyorum. Ona da bir Akbil. Neden olmasın? Toplu taşıma aracıyla ilginç olabilir. Yada korumaya da bir Corvette, bakın bu da süper bir fikir : ) Merak edenler için söylüyorum, devlet başkanlarından daha iyi korunuyorum.
Dostlarım, işte tüm bu parasızlığın ortasında ben kendimi buldum. Emin olun buna değdi. Bazı dostlarımız para konusuyla çok yakından ilgileniyorlar. Kitabı alıp, okumaya başlayıp Maserati resmine geldiğinde “Sen bu işten çok para kazanacaksın. Ferrari’ye bineceksin gene biz kalıcaz kaldığımız yerde” diye yazarak kitabı yarım bırakan okuyanlarım var benim. Evet, bazı insanlar parayla gerçekten çok yakından ilgililer. Hayatımın tüm bu parasız detaylarını onlara ithaf ediyorum, huzurlarınızda.
Şu anda oturduğumuz bu mazbut eve 700 YTL kira ödüyoruz Gül hanım. Nesrin abla ayın 5′ini geçirmeyin kira için, biz de şükürler olsun geçirmiyoruz. Evimizden çok memnunuz. İçinde sevgi var. Alışverişlerimizi de zaten DiaSA’dan yapıyoruz. Çok hesaplı oluyor. Hele hele Dia markalı ürünleri alıyorsanız çok daha ekonomik oluyor. Size de tavsiye ederim.
Yazmaktan ve düşünmekten kilitlendiğim zamanlarda atlıyorum “Corvette”ime… Alışverişimi yapıyorum. Fiyat etiketlerini didik didik ederek. Sırt çantama dolduruyorum nevaleyi. Elimiz bollaştığında “Corvette”imi modifiye ettirip frenlerini değiştireceğim, önüne de bir tane sepet taktıracağım. Ama daha var, şimdilik idare ediyor. Sırtında yükle yokuşlar sıkı bir antreman oluyor. Bisikletler, göbek yapmıyor bu çok güzel işte. 8.50 anahtarıyla gezmiyorum, anahtarlığımın ucunda bir Akbil bir de bisiklet kilidi anahtarı var. Ama gelin görün ki ben lüksle dolu günlerimde olmadığım kadar mutluyum. Dona’ya da sonsuz şükran borçluyum. Mutlu olmakla ve haz almak arasındaki farkın ne olduğunu ben yaşayarak öğrendim, yaşayarak yazdım. Böyle bir 3 sene geçirmeseydim, kendimle bu kadar gurur duyamaz, bu kadar başı dik duramaz, “Kimler var senin arkanda?” diyenlere tebessümle bakamazdım. Bana yazarken adını, mail adresini yazmaktan bile imtina eden suçlayıcı dostlarımıza, sonsuz-sınırsız, yuh artık bu kadar da değil şeffaflığında yanıt veremezdim. Şükürler olsun ki bunu yapabiliyorum.
Uğruna maddi, manevi herşeyimi yatırabileceğim bir hayalim var demek benim. Daha başka ne isteyebilirim?
İşte bu benim otomobil hikayem dostlarım.
Peugeot’yla başlayan,
Coupe’yle alevlenen,
BMW’lerle devam eden,
Maseratiyle hayallenen,
Ve de mavi bir “Corvette”le biten…
sevgiyle
buRAK