İki film var gitmek istediğim…
Biri Devrim Arabaları… Diğeri Mustafa… Devrim Arabaları’nı daha çok istiyorum lakin, Mustafa’yı izleyip, yazmak niyetindeyim. Artık hangisi denk gelirse, biz çıktık… sevgiyle : )
Güncelleme: Mustafa’ya izledik. Fazla söze gerçekten gerek yok. Eksiklikler, yanlışlıklar bir kenara güzel bir pencereydi. İzlediğime mutlu oldum. Böyle farklı pencerelere ihtiyaç var. Fakat ben filmden şunu öğrendim: Medya çok büyük bir POMPA. Hani uğruna düzenlenen televizyon programlarında yansıtıldığı gibi ağlayanlar, kendinden geçenler falan olmadı. Hani yani böyle “Atatürk küllerinden yeniden doğuyor” durumu hiç olmadı, Bahar uyudu film boyunca misal. Ve uyandığında film seçimimden ötürü oldukça gergindi : )
Şu meşhur “beni hatırlayınız” meselesi… Yazar bunu Atatürk’ün vasiyeti olarak sunmuştu filmin tanıtımlarında. Atatürk hatırlanmak istiyormuş diyorsun duyunca. Halbuki adamcağız diyor ki: Şu şu dediklerim olduğunda BENİ HATIRLAYINIZ. Yanlış anlamanın böylesi… Zaten film, Dolmabahçe’yi Darülaceze’ye, Atatürk’ü de ölümü bekleyen bir ihtiyara dönüştürmüş. Yazarın bunu yapmaya hakkı var mı? Bence var. İstediği pencereden bakmakta özgürdür. Adını “belgesel” koymamak şartıyla. Çünkü gördüğüm kadarıyla Mustafa belgesel değil “duygusal”…
Bir de, Mustafa Kemal’i heybetli bir adam olarak sunma hastalığından bu filmde de kurtulamamışız. Gök gürültüsü gibi bir Atatürk sesi. Halbuki “Mustafa” ince sesli bi adam. O kadar ilginç ki. Filmde hem gerçek ses var hem yüksek ses var. Bir onu veriyor, bir bunu. Birbirleriyle o kadar alâkasız ki : ) Atatürk’ü sertleştirme eğilimi… Halbuki “Mustafa” tonton, bıdık birisi. Yanakları sıkılmalık, dünya tatlısı bir insan. Tanrı’nın doğum günü’nde Dona’nın bahsettiği asık suratlı heykellerinin sırrını da çözdüm filmi izlerken. Mussolini’nin heykeltıraşını getirmişler efendim : ) Korku salan faşişt diktatörün heykeltıraşını getirmek gerçekten kimin fikriydi acaba. Mussolini için yaptığı heykellerle aynı olmuş Atatürk’ünkisi. Sonuca şaşırmamalı.