Şubat
11
2009
Çarşamba

00:32

Cep mesajları…

Bugün 30. günü gelen mesajların. Herbirinde ayrı bir bağlantı kurmuştum yaşadıklarımla ama bugün sanırım başkalarının da bilmesini istediğimden paylaşmak istedim. Sabah şehirlerarası terminalden annemi bırakmış dönüyordum, mesaj almaya devam edip etmeyeceğimi bilmiyordum son gün olduğunu sandığımdan baktım telefonuma mesaj yoktu herhalde sona erdi diye düşündüm. Çünkü hiç aksatmadan hafta içi her sabah 09.00 itibariyle almıştım bütün mesajlarımı. Trenle işe dönerken insanlara baktım ne kadar mutsuz görünüyorlar diye düşündüm, kulağımda bir şarkı (Evlerin ışıkları bir bir yanarken bendeki karanlığı…) ve kendimle ilgili bir tercih yapmam gerektiğini düşündüm hangi yandaydım? Mutsuzluğunu paylaşarak çoğaltanlar mı? (ha bu arada annemi otobüse bindirirken cenazesi olan bir grup da ağlaşarak aynı otobüse biniyordu) Kendini mutsuzlardan saymayanlardan mı?(mutluluğun aslı bu gibi görünüyor bana.) Trenden indim gene baktım telefona mesaj için ve sürpriiz gecikmeli gelen mesaj: “Mutsuzluk, insanın hayatta kalma sebeplerini yitirdiğini hissetmesidir…” Bu gecikme benim tercihimi yapmam içindi diye düşünüyorum. Üstelik saatini kontrol ettiğimde ben yaklaşık 25 dakika sonra görmüş olmama rağmen mesaj sadece 4 dakika gecikmeyle gelmişti.

Şubat
02
2009
Pazartesi

01:32

Ülkemle gurur duyuyorum…

Sadece bu kadar. Ülkemle gurur duyuyorum. İnsanlığın baş düşmanı İsrail Devleti’ne karşı hesapsızca ses yükselten herkesi saygım ve sevgimle selamlıyorum. Filistin sorunuma el koyan milletimi selamlıyorum. Ülkemde, uyanmaya başlayan bu yeni bilinci, vargücümle alkışlıyorum.

Kendi adıma üzerime düşenleri yapmak üzere çekildiğim kabuğumdan tüm dostlarıma sevgilerimi sunuyorum.

Osmanlı ruhu hoşgeldin, seni çok ama çok özlemişiz.
imza Ülkemle gurur duyuyorum...

Ocak
19
2009
Pazartesi

02:46

Tatbikat Fazı…

O da bir Ocak ayıydı.
3 sene aradan sonra yeniden frekansın içinde olmak, tarif edilemez…
Bunlar henüz ısınma turları.
Gidişat o ki, bilgi akışı, dehşet sınırlarının ötesinde olacak.
Yani bunlar ısınmaysa, ben yanmışım demektir…
Bugün en büyük sorumun cevabını aldım.
Onu paylaşmak için ara verdim sessizliğime.
Çünkü yalnız olmadığım bu yolda, herkesin bu soruyu sorduğunu biliyorum.
Cevabı paylaşmayı bu nedenle borç biliyorum.
Bu seferki buluşma benim açımdan biraz buRUK oldu.
Yorgunluk olmasa da, kendi içimde bir çeşit hayal kırıklığı yaşıyordum.
Bu kadar zaman geçti, bu kadar terim aktı, küçük canımın limitlerinin de ötesinde büyük düşündüm, büyük çalıştım.
Fitil tutuştu, tutuştu, tutuştu da dinamitler neden patlamadı?
Neden neden neden?
Cevabımı alınca, 3 senenin yorgunluğu kalktı üzerimden…

“Geçen süre, bir kitap için çok büyük ancak insanlık ölçeğinde de bi o kadar küçük çaplıydı.
Geçen süre bir TATBİKATTI.
Tanrı’nın doğum günü o kadar büyük bir devrim, o kadar şiddetli bir savaştı ki, sadece teorik bilgiyle bu yola çıkılamazdı.
Tanrı’nın doğum günü kimsenin başına gelmemiş bir dönüşüm projesiydi.
Hem bilinmiş, hem deneyimlenmiş, özetle artık birinin başına gelmiş bir proje o.
Okuyanları, okumayanları, yoluna baş koyanları, adını duyup düşman olanlarıyla, hep birlikte yaşanan bu simulasyon, bu tiyatro artık sona erdi.
Geçen süre sadece bir tatbikattı.
Hiçbir büyük savaş, tatbikatsız kazanılamazdı.
Tatbikat fazı, sıfır hatayla atlatıldı.
Ve artık, gerçek zamanlar başladı…”
imza Tatbikat Fazı...

Ocak
15
2009
Perşembe

01:10

Müsade…

2008 bir acayip yıldı benim için. Herşeyden yazmak için vazgeçmişken, yazan bir insanın belki de hayal edemeyeceği denli büyük bir sevgiyle kuşatılmışken, çok ani bir manevrayla yazın alanından uzaklaşmak durumunda buldum kendimi. Ticaret, Yayıncılık ve İnternet Programcılığı gibi çok yabancısı olduğum bu 3 zanaat hayatıma girdi. Rahatım da o kadar yerindeydi ki… Tıkır tıkır yazmak varken… 2008 büyük bir sınav oldu benim için. Olsun, dönüp baktığında kendinle gurur duyabilmek herşeye değer. Tanrı’nın doğum günü için kafamda kurgulamış olduğum sistem birebir oturdu. Ehem. Site pek güzel oldu. Özel bir site, entegre bir tesis oldu. Proje: Doğumgünü Kitapçısı… Çamsakızı çoban armağanı EH’ler… Kişisel Devrim Kartları… Ve şu yeniyetme Cep Matineleri. Hiç hesapta yoktular. Fakat beni bile tatmin edebildiler, heyecanlandırmayı başardılar.

Ve geldik sadede. Bana müsade… Bir ses beni çağırıyor ve ben yeniden yazın alanına geri dönüyorum. Aslında ben günlükte yazı olmadığında da yazıyor oluyorum. Yazıyorum yazıyorum enerji yükseliyor yükseliyor. Şakk şalterler iniyor hemen. Bunların yeri burası değil. Bunlar kitapların içine girmesi gerekli bilgiler. Ve ben de bir kitapla geri döneceğim. v103 mü, başka bir şey mi, ne olduğu hakkında bi fikrim yok. Tamamen akışa teslim. Kitap ya da belki kitaplar… Süre ne kadar? Hiçbir fikrim yok. Bu sıralar burada enerji trafiği epey yoğunlaştı. Teslim olalım anlarız.

Belli olmayan bir süre için sitede olmayacağım. Müsade bunun müsadesi. Günlük devam mı? Burası bizim evimiz, sokakta kalacak değiliz, elbette ki bir şekilde devam. Ben fırsat buldukça laf atarım. Genele hitap eden mektuplar gelirse de seve seve yayına koyarım. Okumadan yayına giremem. Yazarken, bir şekilde dış enerjilerden izole olmam gerekir. Bu ikisini nasıl yürütürüm bilmiyorum. Bir yolu bulunur elbet. Bunlar önemli değil. Önemli olan benim okuyucu ailemizden müsade almış, yazmaya yönelmiş, özgürlüğüne kavuşmuş olmam. TDG’yi yazarken bi ananem bi ben bi de Tosun vardık. Şimdi ortam az biraz değişik : )

İşte böyle dostlar. Benden bir süre için hayır yok. Kitabımız ise dimdik kütüphanede. Çok özleyen olursa onları da cep matinelerine bekleriz efendim.

O güne kadar hepiniz, kalın salıncakla : )

imza Müsade...

Ocak
14
2009
Çarşamba

03:34

Kızımın rüyası… Köpek yazısı…

Sana epeydir yazamadım; kızımın rüyasını.Cemresu, 19.09.1995′de doğdu. TDG’yi 1 yıldır, bir alıyor, bir bırakıyor. Bundan birkaç ay önce seninle ilgili bir rüya gördüğünü anlatmıştı.

Kameralar var. Hazırlık yapılıyor. Beyaz bir fonun önünde oturuyorsun. Yüzüne makyaj yapılıyor. Yanında kahverengi bir köpek var. Cemresu, köpeğini seviyor. Sen de köpeğini ona hediye ediyorsun. Sonra Cemresu köpekle çıkmaz bir sokakta kovalanıyor. Köpek yanında kaçıyor onunla. Kovalayanlar polis, güvenlik falan… Çaresiz kalıyor. O sırada sen arkadan yetişiyorsun ve kovalayanlara sesleniyorsun. “Ellemeyin, bırakın onu! Köpeği ona ben verdim; onun köpeği o!” Sonra uyarıyı dinliyorlar ve bırakıyorlar.

Bu rüyayı yorumlamaya çalıştık.

İşte yorumumuz:

Sen 9′lara yardımcı olacak bir bilgi ilettin. Ama senin ilettiğin bilgi, kişisel devrimini tamamlama yolunda ciddi zorluklar açan ve mekanizmayı çalıştıran bir bilgi. Asıl devrimi yapacak olanlar, sistemin direnciyle karşılaşacaklar ve yollarına devam edecekler ama çözüm daha olgunlaşmadı. Birileri kişisel devrimini yaşarken, birileri de büyük devrimi örgütlüyor ya da örgütleyecek. Ve kişisel devrimini tamamlayanlar büyük devrime katılacaklar. Ama bunun için gerekli bilgiye ek yapacağın o gün gelmedi; gelecek. Cemresu da bundan nasiplenenlerden biri olabilir mi?

notu Kızımın rüyası... Köpek yazısı...

Buna rüya demek biraz haksızlık olabilir, fazlasıyla gerçekçi : ) Yorum da öyle.

Köpeklerle ilgili birşeyler var yazmak istediğim. Rüyada da bir köpek var.

Hayvanlar ve İnsanlar… İnsanlar hayvanların içinde kimlerin saklı olduğunu bilselerdi, sokak hayvanlarının yanından önlerini ilikleyerek geçerlerdi…

Dönelim köpeciklere. Tanrı’nın doğum günü kodlarında köpek, Uykudan Uyanış’ı simgeliyor… Köpek uykusu belki de en hafif ev hayvanı. Anında uyanır uykusundan. Yedi uyurlar olarak bilinen Ashab-ı Kehf… Kur’an, başuçlarında köpeklerinin olduğunu söyler. Sinema için söylenir hep. Bir planda bir silah varsa, o silah mutlaka patlar… Rüya ya da gerçek, hayatın bir sahnesinde bir köpek varsa, ortada mutlaka uykudan uyanmış/uyanan/uyanacak olan birileri vardır. Nitekim Ashab-ı Kehf de uyanır, başucunda köpek olan mağaralarında…

İki bağımsız olay naklediyorum. Ben, Ashab-ı Kehf olgusunu hayatımda ilk duyduğum günden beri, mağaranın ağzında bekleyen köpekle ilgili kafamda bir eşgali belirmiştir. Kendi görünümlerini bilmem fakat köpeklerini çizebilecek kadar net görmüşümdür. Kafamın bir köşesinde, hayatım boyunca bir küçük köpek resmi taşımışımdır… Olay 1 burada bitti. Şimdilik…

2001 senesi, iş hayatımın en hareketli günleri. Hiç uyumadan çalıştığım günler. (Pek değişen birşey yok ama neyse : ) Yalnızlığıma ortak olsun diye karşı koyulamaz bir köpek edinme hissi beliriyor içimde. Veriyorum kararımı.Kocaman sarı köpeklerden… Bir Golden Retriever istiyorum. Gazetede bir ilan görüyorum. Golden yavrusu satıyor birisi. 200 dolar… Atlayıp gidiyorum hemen. Köpek daha el kadar. Parasını ödüyorum, alıp eve doğru geliyorum. Bir elimle araba kullanıyorum. Diğer avucumda ise bu kerata, bütün yol süt dişleriyle ısırıyor da ısırıyor beni. İşte böyle “elimde” büyüyor Fıstık. Ve Fıstık büyüdükçe, daha doğrusu büyümedikçe onun aslında Golden Retriever olmadığının farkına varmaya başlıyorum. Sirk köpeği olarak bilinen MİNİK bir Rus Finosu. Kendimle buluştuğum Yeniköy günlerimde hep ayakucumda duran Fıstık köpek… Olay 1’e dönüş… Büyük sürpriz. Golden zannedip aldığım köpek, o köpek… Fıstık, Ashab-ı Kehf’teki köpek…

Fıstık / buRAK özDEMİR

Uykudan uyandığım Yeniköy’ü kapattıktan sonra hayatımdan çekilen Fıstık köpek…

Köpek giren eve melek girmez derler. Ohoo, bizim eve neler neler girdi… Bu sözü söyleyip duranlar, bizim evin “manzarasını” görselerdi, muhtemelen dilleri tutulur, ilk fırsatta kendilerine köpek çiftliği kurmaya karar verirlerdi. Neyse efendim, gereğinden fazla açılmayalım o yüzden köpek yazısı stop. Sevgiyle tabi.

Bu da bizim mahalleden bi arkadaşım : )

mahalle / buRAK özDEMİR

Ocak
14
2009
Çarşamba

00:21

Sütlaç ve Zilli…

Oglum Sütlaç ve kızım Zilli  bebekken geldiler. 4 kardeşin ikisi. Anneleri doğumda ölmüş, hiç anne sütü içememişler. Ölmek üzerelerken bulunmuş, bulan aile onları hayata döndürmüş. Sütlaç (erkek) ve Zilli (dişi) doğduklarından beri birbirlerinden ayrılmadılar. 3.5 yaşındalar ve hala birbirleriyle oynuyorlar, çoğu zaman kucak kucağa uyuyorlar ve bazen de birbirlerine dalaşıyorlar. Her ikisi de bebekken kısırlaştılar.

Onları çocuklarım gibi sevdim ve bugüne kadar da sevgiyle baktım. Eşim istememesine rağmen hamileliğimde ve bebeğim doğduktan sonra da onlara bakmaya devam ettim. Tabii bir odaya onları tecrit ederek. Bebeğim 3.5 aylık oldu. Babamız kedilerle oğlanın temas etmesini asla istemiyor. Zaman içerisinde bu konudaki görüşünü değiştirmem söz konusu olamadı.

Kedilerim önceki evimizde özgürce koşup-oynarken, bebekten dolayı geçmek zorunda kaldığımız yeni evimizde bir odaya tıkılı yaşıyorlar. Onların mutsuzluğunu izlemek beni çok üzüyor.

Hem Sütlaç hem de Zilli, asla ısırmaz ve tırmalamazlar. Sütlaç, el yalamaya bayılır. Zilli de çok konuşkandır. Sevgisini konuşarak ve başını zorla sevdirterek gösterir. Her ikisi de çok oyuncudur. Ping pong topuyla oynamaya bayılırlar. (Tıpkı futbol gibi.) Kucağı çok severler.

Ekte resimlerini gönderdiğim Sütlaç (gri-beyaz) ve Zilli (kahverengi tekir) çocuklarım için yuva açabilecekler olursa, benimle temasa geçerlerse sevinirim.

Tercihim her ikisini aynı yuvaya vermek. Ancak mümkün olmazsa, onları birbirinden ayırmayı düşünmek durumunda kalacağım. Bu yüzden, ikisini birden veya ayrı ayrı almak isteyenler olursa, benimle mutlaka temasa geçmelerini rica ediyorum.

Sonsuz sevgilerimle..

sutlac ve zilli 300x225 Sütlaç ve Zilli...

zilli 300x225 Sütlaç ve Zilli...

sutlac 300x244 Sütlaç ve Zilli...

notu Sütlaç ve Zilli...

Bizim zilli, bizim Sütlaç. Mektup kardeşimden. Bi odada yaşamak zorunda kalmaları uzun zamandır beni çok üzen bir konu. Onlara güzel ve yeni bir kader diliyorum. Bir dostumun onlara sahip çıkacağına da eminim.

imza Sütlaç ve Zilli...

Ocak
13
2009
Salı

23:46

9 yaşındaki oğlumun bana sordukları…

Uzaya giden bir köpek uzayda ölürse ve ayda toprak altına gömülürse köpeğe ne olur?
Uzay aracının bir bölmesinin havası uzaya boşaltıldığında o hava ne olur?
Uzay kaç santigrad soğuktur?
Sen uzay aracı ile Jüpitere 12 senede gidip 12 senede dönsen döndüğünde senle ben hemen hemen aynı yaşlarda mı oluruz? Buyrun efendim cevapları bilen varsa yanıtlarını bekliyoruz:::))Sevgilerimizle..
( O mağarada bizlerin de onların da aynı oksijeni solumuş olmamız lazım. Artık onlar içerde bu oksijenle ne yaptılarsa…???!!!)

Ocak
13
2009
Salı

01:59

cep matineleri

Ocak
13
2009
Salı

01:06

Paylaşım…

sevgili buRAK, sanki senden bir helallik istemeliyim gibi hissettim. cep matinelerinde bana gelen smsleri cok ama cok sevdigim bir dostumun cep telefonuna gondererek onunla da paylasiyorum. ( kendisinin su anda maddi olarak boyle bir olanagi yok. ben onumuzdeki ay bir supriz yapip ona da cep matinesi uyeligi hediye edecegim ama o zamana kadar mahrum kalmasini da istemiyorum)

umarim yanlis bir sey yapmiyorumdur. Lutfen soyle durumu duzeltmek icin gereken neyse yaparim…

notu Paylaşım...

Dilediğin gibi paylaşabilirsin. Helallik isteyenlere verdim gitti : ) İmkanı olmayanlar için, bişeyler ayarlamaya çalışıyorum. Matineleri de kermese almak gibi. Hasarlı SMS diye birşey : D Haber veririm. Şu anda bir yandan para biriktiriyorum. Cep Matineleri ciesem operatörü nezdinde biraz yatırım isteyen bir konu. Biz şu an öğrenci işi ilerliyoruz. O yatırımı yapabilirsem maliyetleri düşürmek de mümkün olacak. Şu anda cep matineleri para kazanmıyor. Zarar da etmiyor. Kendi maliyetini karşılayabiliyor olması benim için yeterli. Yeterli de artarlı hatta : ) Beklemediğim güzellikte bişeye doğru gidiyor olması yeterli. İlk fırsatta kumbaramı alıp çalıcam kapılarını : D

Bu arada bi afacan okuyucumuzu yakaladım. Hem sabah hem akşama yazılmış : D Yahu parana yazık, mesaj aynı mesaj zaten : ) Oyuncağını veren çocuklar gibi birine arkadaşını yazdırdı : )

Ocak
13
2009
Salı

00:51

Şifremi unuttum…

buRAK cım şifremi unuttuğum için hesabıma giremiyorum..=((
Mail adressime yeni şifre gelecek diye bekliyorum ama biraz kurtlu bir insan olarak =) 2 gündür gelmeyince acep eline mi ulaşmadı böyle bir istek diye, mail atayım dedim..Şifremi 4 gözle bekliyorum efem malum cep matineleri başladı geride kaldım hemencik kafileye yetişme telaşındayım..=))

Tüm ekibe selamlar.. s€vGiL€rİmL€.. =))
notu Şifremi unuttum...

Bizim sistem mail gönderemiyor bir süredir. Hosting firmasının marifeti, düzelmesini bekliyoruz. Sistem mail gönderemediği için burada haberleşiciiz. Kendim bakıyorum şu an. Sistem, ödemenizi yaptığınızı görmüş, fakat siparişinizi görememiş. Bu nedenle sonu 1441′li numaraya göndermiş mesajları. Ve mesajlar gönderilmiş fakat halen ulaşmamış. Havada uçuyor. Neden acaba. O zaman sistemdeki numara geçersiz. Onu da düzeltiyim deseniz, şu an başka bi teknik durumdan dolayı bi türlü olamıyo : D Geçerli numarayı buradan gönderin isterseniz.

Ocak
13
2009
Salı

00:22

Rica… Olmaaaz…:)

Acaba, ben sabırsız kişi için , cep matineleri bir defada gönderemez misin? Ertesi günü beklemek,arkası yarınları beklemekten daha büyük ızdırap oldu

Ocak
12
2009
Pazartesi

21:31

İki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı…

“İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm:

“Avrupa’ya talebe yollanacaktır. ”

Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe… Lüks gibi gelen bir şey…

Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin.” diye yazmış.

Vakit geldi, Sirkeci Garı ‘ndayım;ama kafam çok karışık.
Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?
Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir post müvezzi ismimi çağırdı.
“Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”

“Benim” dedim.
Telgrafi açtım, aynen şunlar yazıyordu:
“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”
İmza
Mustafa Kemal

Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme” dedim.”

“Düşünün 1923′te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”

Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce Istanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum.

Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.
Ben kim miyim?
Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak’ım.”

bugün bana bir mail ile ulaştı bu hikaye…
çok etkilendim…
paylaşmak istedim, bir de cep matineleri projesinin mesajları alanlar üzerindeki etkisini anımsattı bana…
“cep matineleri” yaratıcısında da benzer bir ışıltı var diye düşünüyordum nicedir, işte bu benzerliği anlatmak için güzel bir örnek oldu gibi geliyor bana… çok benzer bir yaratıcılık, coşku ve özen hikayesi…
sevgiyle…

Ocak
12
2009
Pazartesi

00:27

Kartpostal makinemiz geldi… Hediye kartlarımız çıktı…

Hediye kart-TDG


Ocak
12
2009
Pazartesi

00:17

Cep mesajları 2 gündür erken geliyor…:)

Hayırdır diyorum, dünden beri 15:03 de geliyor bana mesajlar. 19:00′da tık olmuyor haliyle. Bilgin olsun istedim buöz :) sevgiyle…
:)hoş benim için sabahın köründe gelsin hiç fark etmez, gelsin de yeter ki :)

notu Cep mesajları 2 gündür erken geliyor...:)

Haftasonu kimseyi sabah 9.00′da uyandırmamak için 11′e kaydırdık. Haftasonu “işçıkışı” diye bi saat olmayacağından hareketle 19′ları da erkene, 15′e çektik. Haftaiçi kaldığı yerden devam.

Ocak
11
2009
Pazar

23:51

Elvisin memeleketinden yazan arkadasimiza…

Memphis den- Elvis’in memleketinden yazan arkadasimiza bir sorum olacak… TDG nu neden 38.99 dolara aldiniz? ve nereden bu fiyata aldiniz merak ediyorum… Amerika icinde TDG isteyen bildiiniz baska birileri varsa, elimde korsan olmayan hemide original yazarindan imzali kitaplarimiz var haberiniz ola…hem fiyatlari da pek uygun :)

minnesotanin karli soguk kisindan selamlar ve iyi seneler olsun hepimize…

Ocak
11
2009
Pazar

23:30

…:)

sevgili buRAK abi harikasın! nasıl da güzel cevap vermişsin “cep matineleri” başlıklı soruya, çok etkilendim, çok da güldüm.. bencede sen hep tdg’nin jöylesini, töylesini yaz biz senden sadece bunu istiyor ve bekliyoruz.. arada bir de biz eksik düşünenlere böyle okkalı cevaplar verki haddimizi bilelim;)
enerjin , neşen,sevgin hep bol olsun..

Ocak
11
2009
Pazar

23:00

Evcilik oyunu…

ben yazma özürlü yanımız olarak çok nadiren yazıyorum yada yazmaya çalışıyorum
keşke içimdekileri kagıda döke bilsem.
çocuklarımızın oynadıgı bir oyun geldi aklıma düşündümde evcilik oyunu bizde oynardık aslında çocukken şimdi gerçek hayat dedigimiz asıl oyunu oynuyoruz cocukları seyrederken gülüyoruz bazen fazla kaptırdıklarını görüp kızdıgımız bile oluyor zaman zamn ama aslında koooooooocaman bir evcilik oyunu yaşadıgımız. biraz seyretsek çocukları bizim gerçek sandıgımız hayatı oyun oynayarak gösteriyorlar bize. T D G .mizin çok dikkatsiz okunmasından bende sonderece rahatsızım ama biraz daha zamanları var demekki insanların anlayamıyorum yoksa nasıl okuyorlar nasıl düşünmüyorlar algılayamıyorlar.

buarada uzun zamandır iletişim sorunsalım vardı cep mailleriyle ilgili birşeyler kaçırdım sanırım nasıl katıla bilirim sevgi ve selam lar.

Ocak
11
2009
Pazar

02:40

Cep Matineleri…

Sevgili buRAK’can, Cep matineleri ile ilgili bir soru oluştu kafamda. Neden bu mesajları mail ortamında yapmıyorsunuz. Cep telefonuna gelen o kadar mesajı nasıl arşivleyeceğiz. Sonucta hepimiz internet kullanıcısıyız. Bu durumda mesajları okuyup bir kaç mesaj sonra silmek durumunda kalacağız.
sevgiyle

notu Cep Matineleri...

“Cep telefonuna gelen o kadar mesajı nasıl arşivleyeceğiz?”

Yazmaya ne dersin : )

Yeni telefonların sms hafızası oldukça geniş. Telefon eskiyse, yeni nesil sim kartlarla sms saklama kapasitesi birkaç kat yükseltilebiliyor. Dediğim gibi, yazmak gibisi yok.

Neden email matineleri yapmıyoruz’a gelince. 2 senedir internetten başka hiçbir şey yapmıyoruz. Cep telefonu ile farklı bir mecrayı, yanımızdan hiç ayırmadığımız bir aygıtı kazanmaya çalışıyoruz. Geri dönüşler de şu ana kadar oldukça güzel. Ben şahsen kendim de 19 matinesine kayıtlıyım. Kafa o kadar kazan gibi ki. Her gün aynı saatte dıtdıt mesaj geliyor. Her gün hayırdır diyorum. Her gün aaa doğumgünü mü diyorum. Her gün vaay diyorum : ) Her gün faydalanıyorum. Çok sevgili bir dostumuz çok hasta oldu. Aradım, ziyaret etmek istedim. “Hiç gerek yok. Ben o mesajlarla iyileşeceğim” dedi…

Hep birlikte yeni bir kitap okuma kültürü yaratıyoruz ve bu çok heyecan verici. Email, benim Tanrı’nın doğum günü muhteviyatı için onayladığım bir mecra değil. Her gün herkes yüzlerce mail aldığı için. Tanrı’nın doğum günü’nü o kaosun içinde görmeyi istemiyorum. Site yazılarını aşağıdaki mail işaretine tıklattırarak kendimize göndermek de mümkün. Yazılar serbest fakat Tanrı’nın doğum günü’nün kişiye fayda getirmesi için bir adım atılması, ciddiye alınması, farklı bir dikkat sarfedilmesi şart. Bu günlerde Kur-an okunurken neden abdest alınmasının zorunlu hale geldiğini de çözümlemiş bulunuyorum. Peygamber, laçkalaştırılmaması için biraz saygı istemiş insanlardan. Yatarak okutturmamış. Uyuyacak, dalacak gidecek çünkü. Peygamber Kur’an okumadan önce insanlara abdest aldırarak, aslında yüzlerine su çırptırmış. Kendine gelsin diye… Elinde tuttuğu şeyin “hakikat” olduğunu bilmesi ve kendi iyiliği için ona gerekli önceliği vermesini istemiş. Çıkış noktası hiç de sembolik değil. Bilakis alabildiğine fonksiyonel…

Tanrı’nın doğum günü, kişisel bir devrim aygıtı olduğu için biz de okuyucularımızdan kendini rutinin dışına çıkaracak ekstra bir takım şeyler bekliyoruz. Kendi iyiliği için.

Bir örnek. Televizyonun kumandası elinde zır zır kanal gezerken kanal-de’de dünyanın en güzel filmi çıksın karşına. Zırzır kanal gezen o halet-i ruhiyeyle o filmden hiç bir şey anlamazsın. Hoşuna gitse bile, filme teslim edemezsin kendini.

Aynı filmi izlemek için, kalkar bir sinemaya gidersin. Paranı öder, biletini alır, bi oturursun izlemeye ki, gözlerin yuvalarından çıkacak bir şekilde takip edersin filmi : ) Bu arada bi anekdot. Zihnisinir, benim çok sevdiğim bir dostum. Eskiden işyerlerimiz de çok yakındı. Hemen ger gün saatlerce beyin fırtınası yapar, çok eğlenirdik. Bi gün çok içkiliydik parti kurup siyasete girmeye karar verdik. Ama ne parti. Türk siyaseti çok şey kaybetti. Not etmeyince ertesi gün bütün herşeyi unuttuğumuz için : ) Neyse, davet ettiler bi gün onlarla ailecek sinemaya gittim. Orada öğrendim ki, ailecek en büyük keyifleri filmi en ön sıradan izlemekmiş. Filmi hiç hatırlamıyorum arabanın lastiği kadar bi bölgeyi takip edebildim : ) Hani farklı noktaya dikkat vermek için gözbebeğini oynatırsın ya. Heh işte, en ön sırada olunca o işi kafa hareketleriyle yapmak zorunda kalıyosun : ) Bi oraya bi buraya, güvenlik kamerası gibi oluyosun. Deneyimlemiş olduk. Son kez tabi  : )

Aslında filmlerin tadına sinemada varmamızın nedeni perdenin büyük olması değil, bir karanlığın içinde kendimizi o filmi anlamaya adamamız. Sinemalar bu yüzden sessizdir. “Herkes para ödediği için”. Televizyonu harala gürele izleyen, sana birşeyi baştan sona adam gibi izlettirmeyen bir kültür, sinemaya girince dut yemiş bülbül olur. Çünkü o şey her ne ise ona para ödenmiş, ona vakit verilmiştir. O şey her ne ise onun tadına varılmak zorundadır.

Hafızanızı zorlayın bakalım, hatırladığınız filmleri kaç inch’lik bir ekranda izlediğinizi hatırlayabiliyor musunuz? Sinema dediğimiz olgu, “perde” değil “konsantrasyon”dur.

Bu müzik için de geçerlidir. Satın aldığın albüme sabırla yaklaşırsın. İnternetten indirdiğin bir albümü anlamak için hiç gayret sarfetmezsin. Adam 5 sene uğraşmış mesela. Melodi bestelemiş, söz yazmış… Her albümün içinde bir kitap vardır aslında. Oralara ne yazmış adam? Neden yazmış? Nasıl yazmış? Bir müziğin tadına varabilmek ciddi bir emek işidir. Cikletten çıkan manîler tadındaki sözlerden ve o tip albümlerden bahsetmiyorum. Şarkı ve müzik, birbirinden çok farklı şeylerdir. Şarkıyı herkes dinler. Ama müziği belki de sadece biri duyar. Sağır bir Beethoven’dan o seslerin nasıl çıktığını şarkı-türkü mantığıyla asla anlayamayız. Müzik, felsefenin sağ koludur. Buraya kadar bahsettiklerim film ve müzik. Varın siz Tanrı’nın doğum günü’nün ne denli bir odaklanma gerektirdiğini.

Tanrı’nın doğum günü’yle ilgili kimi insanlarımızın yorumlarına bir bakıyorum. O kadar özensizler ki. Bir şey anlatıcam, kendimi övdüğüm zannedilmesin. Herkesin iyi yaptığı birşey vardır. Futbolcu iyi şut çeker. Estafullah denmez. Sol ayağı iyiyse iyidir yani. İstatistikelere dayalı mevzuların essstafullah’ı olmaz. Futbolcu iyi şut çeker, ben de iyi düşünürüm. Benim yeteneğim budur. Çocukluğumdan beri düşünürüm. Arkadaşlarım bu yılbaşı programın ne dediklerinde, “Evde bişey düşüneceğim” dediğim çok olmuştur. Deli gibi, haz alırcasına düşünmekten bahsediyorum. İki şarkıyı aynı anda dinleyip, ikisinin de sözlerini takip eden biri işte. Sırf beyni gelişsin diye : ) (Kafanı çok patlatırsan ikisini de algılayabiliyorsun, fakat iki şarkıyı da rezil kepaze etmiş oluyorsun : ) Şimdi ben hep düşünen, “iyi” düşünen biri olarak, bu kitabı yazarken kafatasımın patlayacağını zannettim. Şimdi diyorum ki, böylesi bir beyinsel enerji içeren bir kitap, ciklet çiğneyerek anlaşılabilir mi?

Kafatasını çatlat demiyorum ama aramızda biraz denge olması gerekmez mi? Biri geçen bişey yazmış Dona’nın otomobillerle ilgili verdiği bilgi yanlış demiş. Biraz özen. Biraz dikkat. Dikkat etse görecek, onu söyleyen Dona değil reklamcı çocuk. O bir yorum. Katılmama hakkına sahipsin çünkü adı üstünde yorum. Doğru olduğunu biliyorum fakat kategori olarak o bir yorum. Tanrı’nın doğum günü’nde Dona objektivizmi, ben ise subjektivizim’i seslendirir. Kitabı ara tara, Dona’nın subjektif, kişiden kişiye değişebilecek tek bir harfini bile bulamazsın. O yüzden Dona’dır o zaten. Dona mı söyledi yoksa Ben mi söyledi o sözü. Bu minnacık ayrım, seni alıp çok farklı noktalara götürebilir. Dona subjektif olur bir anda. Gördün mü bak, küçük bir dikkatsizlik ne işler açtı başına? Elbette ki herkes bu kadar dikkat etmek zorunda değil. Etmiyor da zaten. Fakat eleştirel olacağım diyorsan o zaman sen herkesten daha çok çalışacaksın. Senin benim düşünemediğimi düşünebilmen için benden daha çok kafa patlatman gerekecektir.

İşte böyle. Yoğun konsantrasyon ve bi parça adanmışlık istiyoruz. Konu benim yazdığım bir kitap değil. Konu şu. Hayata bakış açını masaya yatırıyorsun. Nasıl bir hayat süreceğini belirleyen kodları elden geçiriyorsun. Buna ihtimam göstermeyeceksin de neye göstereceksin?

Nerden başladık nereye geldik. Ne geldi aklıma. Geçende biri bana şöyle bişey yazmış. Hatırladığım kadarıyla söylüyorum. Hep TDG hep TDG diyor özetle. Tanrı’nın doğum günü’nün bi öylesini bi böylesini çıkarıyosun. Otur başka bişeyler yaz demiş. Bu kardeşimiz Atatürk’le karşılaşsa eminim “Atam atam. Kafanı Türkiye Cumhuriyetiyle bozmuşsun. E yeter ama. Biraz da İsveç Cumhuriyetiyle ilgilen” derdi o kesin. Bill Gates’i görse “kardeşim hep windows hep windows” diyeceği gibi : ) Aslında biraz gezse, görse bir ideali gerçekleştirmek için o idealle kafayı bozmanın şart olduğunu görüp öğrenecek. Hiç bir hayali olmamış, kendini hiç birşeye adamamış ki nereden bilsin?

Bu vesileyle ilan edelim efendim. 1 sene 1 sene. 3 sene 3 sene. 5 sene 5 sene. 50 sene 50 sene. Ben hayatta olduğum müddetçe benim meselem Tanrı’nın doğum günü olacaktır. Gerçi sağım solum belli olmaz benim, öldükten sonra da ilgilenmeye devam edebilirim : ) Bu titizlikle onları da bunaltır, işlerimi yoluna koyma konusunda izin koparabilirmişim gibi geliyor : D Aynen dediği gibi kardeşimizin. Tanrı’nın doğum günü’nün bi öylesini, bi böylesini, bi şöylesini, bi nöylesini, bi möylesini ve bir de zöylesini hayata geçirerek hayatıma devam etmeyi planlıyorum. Şimdi aklıma geldi Tanrı’nın doğum günü’nün şöylesinin yanında jöyle’si bi versiyonu da olabilirmiş.Keşke imkan olsa da töylesini ve vöylesini de yapabilsek : )

imza Cep Matineleri...

Ocak
11
2009
Pazar

00:45

9′larda ben…

Merhaba buRAK…
Ben 19/09/1979 doğumluyum…
Eşimde 20/09/1977′li…
Bu sene her ne kadar Kovaların senesi olacak deselerde nedense Başaklara, hatta kendim içinde Başaklarda da öte bi özellikte olacak gibi hissediyorum ve sanki bana müthiş mutluluklar yaşatacak :)
Ve sanırım başladık bile….
Çünkü;
Bugün ayın 9′u ve uzuuuun zamandır işsiz olan eşime pazartesi başlamak üzere iş haberi geldi :)
Bugün ayın 9′u ve ben onca süre bekleyipde bugün yazıyorum :)
(9′u olduğu için değil yanlış olmasın tamamen tesadüflerden bahsediyorum :) )
Ah birde 09/09 doğumlular için hani nasıl derler fevkaladenin fevkinde geçecek gibi :)

Dilerim, dilerim ve dilerimmm dünyaya da güzellikler gelir ve artık dünyanın komedi filmi izler gibi izlediği ve insanları aptal yerine koyar gibi açıklama yaptıkları tek taraflı savaş da sona erer…
Gerçi olacak, olacak, ama ben yinede diliyorum :)

Sevgilerimle…

Ocak
11
2009
Pazar

00:44

Tanri’nin dogum gunu…

Dun ulasti elime kitabiniz.(Tanri’nin dogum gunu) Tam $ 37.99 saydim. Iyi cikmazsa uzulurum (It better be good) Heyecanla atladim kitaba, aradigim cevaplari sanki sizin kitabinizda bulacakmisim gibi. Okurken de gercekten de Yaraticimizla konustugunuzu sanip duruyorum. Kendimi realiteye uyandirmam gerekiyor.
“kizim bu sayfadakiler.. kurgu bu kurgu aloo”deyip duruyorum kendime.
Ama sonra yine ayni saniya gidip saplaniyorum.

Richard B.’In ‘Bir’ kitabinda bahsi gecen sihirli sayfalar mi acaba diye de dusunmedim degil yani :)
Gerci henuz kitabinizi bitirmedim fikrim degisir mi bilmem, sizin de gundeminizi ne derece etkiler benim fikrimin degismesi onu hic bilmiyorum ama
bu basari icin de cizik atin basari listenize diye yaziyorum bu e maili. :)
Cok fazla “basari” yazdim. Belli ki yazma konusunda hicbirsey bilmiyorum. Ben en iyisi “okuma” ya devam edeyim.

Sevgiler, saygilar..
Memphis, TN
USA