Haz
03
2007

Soru-cevap/devam…

Gelişmeler bölümünde daha önce Soru-cevap bölümünden… başlığıyla girilen uzunca bir yazışma vardı. Ben ve Nur hanım arasında. Bu yazışmanın devamını aşağıda bulabilirsiniz. Şunu belirtmeliyim. Nur hanım bilimin diyarından bize yazan bir TDGünü okuyucusu. Çok zevk aldığım bir paylaşım oldu. Kendisine huzurlarınızda teşekkür ediyorum.
sevgiyle
buRAK

yorumcu:
Beni, kişiler laik olmaz diyerek laiklik karşıtlığı yapanlarla karıştırdığınızı tahmin ediyorum.
Yüzde yüz laik çizgide olduğunuzdan eminim, bu konu da en ufak şüphem yok. Zaten sahip olduğunuz fikirlerden aksini düşünmem mümkün değil. Tam ortadan bakan kişi, her tarafa eşit uzaklıkta olduğundan eğriyi-doğruyu daha iyi görür. Sizin de tam ortadan baktığınızı görüyorum.

Laiklik, din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Laik olmak için önce devlet olmak gerekir. Laik devletten >yana olmak bir yaşam felsefesi değil, siyasi bir görüştür. Ancak, bu siyasi görüşün kişilerin manevi >dünyalarındaki boşluğu doldurması gibi birşey söz konusu değildir. Maneviyat, felsefe ister. Felsefe >bireyin tek başına, kendi içinde yaşadığı birşeydir. Düşünün. Issız bir adaya düştünüz. Laik olmak o >adada size bir yaşama sebebi verir mi? Ortada ben laikim ya sen? diye sorabileceğiniz bir kimse bile >yokken :) Issız adada işe yaramayan hiçbirşey manevi değildir, felsefik değildir. TDGünü’nün ilgili >bölümü bunu anlatır.
>Ancak bu siyasi görüşün, maneviyata alternatif bir iksir gibi sunulmasına da karşıyım. Herşeyi yerli >yerine koyalım. Cumhuriyet nesli, mutluluğu uyuşturucuda bulmasın. Derdim budur.

Bu laikliğin klasik, kitabi tarifidir. Tarihte laikliğin hangi diyetleri ödedikten sonra kabul edildiğine bakmak lazım. Sizin de bildiğiniz gibi Ortaçağ Avrupasında kilisenin tahakkümü altında ezilen, aforoz edilen, yakılan insanlar, yıllarca süren mezhep savaşlarından sonra, laikliğe, yani Kur’an’nın deyimi ile “Leküm diniküm ve liyedin – Sizin dininiz size, benim dinim bana,” ilkesine sığınmaktan başka çare kalmadığını anlamışlardır. Bu dönemde Osmanlı, Müslümanlık dışındaki tüm dinlere karşı laik bir tutum izlerken, sadece düşünen, soran ve araştıran Müslümanlara karşı bu tarafsızlığını bozmuş ve hatta birçok İslam düşünürünü katletmiştir. (Şeyh Bedrenddin, Molla Lütfi, Molla Kabız, Muhyiddin Karamani, İsmail Maşuki, Hamza Bali, Sütçü Beşir….) Atatürk sayesinde Müslümanlar da laiklik koruması altına girmiştir.

Dinin iki değeri var, biri ahlak diğeri maneviyat. Issız adada size maneviyat lazımdır, doğru haklısınız. Ama ıssız adada yanınızda bir kişi daha varsa, ahlak da, adaya giderken yanınıza almanız gereken üç şeyden biridir. Ahlak insanın insanla olan ilişkilerini içerir, maneviyat ise sizinde belirttiğiniz gibi insanın iç dünyasıyla olan ilişkidir. Maneviyat daha büyük derinlik gerektirdiği için herkesten bunu beklemek zordur. Ama kişiler, toplumu yaşanabilir bir hale getirmek için evrensel ahlak kurallarına riayet etmekle yükümlüdür, aksi davranış başta kişiyi sonra da etrafını rahatsız ve mutsuz eder.
Laiklik maneviyatın karşısında, ona altenatif değildir, bir yaşam felsefesi de değildir çünkü laiklik din değil, din içinde ahlaki bir unsurdur. Laiklik sadece siyasi bir görüş ve insanın laik olmasından bahsedilemez ise, diğer inançlara mensup kişilere baskı uygulamadan, yargılamadan, aforoz etmeden hoşgörlü davranışa ne ad vereceğiz?
Ağaç çekirdekten meydana geldiği için çekirdeğin tüm özelliklerini taşır. Halkı çekirdeğe, devleti de ağaca benzetirsek, birinin özellikleri arasında laiklikten bahsedip, diğeri için tanımlamazsak, oluşan uyumsuzluk devletle halkını bu konuda çatışır hale getirir. Sonuç olarak şimdi olduğu gibi laiklik anlayışı sadece slogan olarak, partilerin sömürdüğü içi boş bir sembol haline gelir.

Şunu da belirtmeliyim ki; laiklik çığırtkanlığı yapanlardan değilim. “Laiklik bireyler için değil devletler için bir olgu” cümlesini birkaç hafta önce başbakandan da duyunca yazmaya karar verdim. Hep laiklik laiklik deniyor, birinin halka laikliğin ne olduğunun açıklaması gerekir. Araç ön plana çıkıp amaç unutulursa araç işlevini göremez hale gelir. Laikliğin amacı; dinin üzerinden toplum baskısını kaldırıp, dinin özgürleşmesi, dolayısıyla insanların özgürleşmesidir.

Tasavvufta, nefis terbiyesinin özü “burun sürtmekten geçer”- Bana alıntıladığınız mutasavvıfların >hiçbirinde bu teze karşıt bir görüş yok farkında olmalısınız. Hepsi çok değerliler. İçlerinde Mevlana >benim için çok çok özeldir. Tasavvufu iyi bilirim ve tekrar tekrar bakın, bugüne kadar bireye dünya >hayatını doya doya yaşamakla ilgili güçlü tasavvufi bir yönlendirmenin olduğunu göremezsiniz. Bugüne >dek tasavvuf, dünyadan elini eteğini çekenlerin kapandığı tekkelerde büyümüş ve serpilmiştir. Açık >havada yada kentte değil. TDGünü çileden arınmış, maddi olanla manevi olanın denge içinde >yönetildiği bir yeni tasavvuf anlayışıdır. Amacım, Starbucks’ta Frapaccino içerken de tasavvufla iştigal >edilebileceğini, bunun için Konya’ya yerleşmek gerekmediğini kitlelere anlatmaktır.

Tasavvufa olan yakınlığınız kitabınızdan anlaşılıyor. Rahman ve Rahim arasındaki farkı bilen biri bu kültürü
almış demektir. Bir doktor, bir avukat, bir yazar, bir şarkıcı, mayo teşhiri yapan bir manken, hepsi tasavvufi düşünceyi bulunduğu ortamda, ortamını değiştirmeden yaşayabilir. Bu konuda sizinle tamamen aynı görüşteyim. Allah her yerdedir, Starbucks cafe’de de vardır, Reina gece klubün de de. Aslında bu görüşü benim diye sahiplenmem yanlış olur. Bana anlatılan tasavvufi düşünce böyle. Her görünüşte görünen Hak’tır, sen kendini bu görünüşten ayırırsan, uyumsuzluğun getirdiği huzursuzluğu yaşasın.
Halktan ayrı yaşanmaması, belli şekillere bürünülmemesi konusunda geçen e-postada birkaç şey yazmıştım.
Mutasavvıflar münzevi bir hayat yaşamanın çeşitli hikayelerle olumsuzluğundan bahsetmişlerdir. Hatta Şirazlı Sadi’nin bu konudaki bir hikayesini … Akif şiire çevirmiştir. İlgilenirseniz ekte gönderiyorum.
Tekkelere kapanan tasavvuf değil tarikattır. Aydınlarımızdaki kavram karışıklıklarından biri de tasavvuf ile tarikat kavramlarını karıştırmalarıdır. Büyük mutasavvıfların hiç biri tarikatçı değildir. Ama sonra gelenler işi özünden uzaklaştırmış, özü, şekil ve merasimlere boğmuşlardır. Tasavvuf, bütün dinlerin özü, insanın, yaratılışın, eşyanın hakikati demektir.

Doya doya yaşamak tasavvufta yoktur, bu konuda haklısınız. Çünkü bir şeye doyarsanız ondan bıkarsınız. Başka bir şey aramazsınız. Mevlana “Lezzet açlıktan gelir” der. Doya doya yaşadığınız bir hayat hala sizi aç hissettirecektir.
Maneviyatın tek başına kendi içinde yaşanan bir şey olduğunu yazmıştınız. Sizin gibi düşündüğümü yazmıştım.
İnciler elde etmek için mana denizinin dibine dalmak gerekir. Bu manada kalıp maddeyi tamamen terk etmek demek değildir. Denizin dibinden farka çıkacaksınız tabii ki ama çıktığınızda artık gördüklerinizin anlamı farklı olacaktır. Tasavvufun kastettiği dünyadan uzaklaşma, dünyayı dünya görmekten uzaklaşmadır. Dünya denilen görünüşler Hakkın varlığından ayrı görülürse dünya adını alır ve insanı gerçekten uzaklaştırır. Görünüşleri Hak varlığından ayrı olmayan bir dünyada doya doya yaşamak tasavvufa aykırı düşmez. Aksine ona tam uygun düşer.
Tasavvufta, dünyadaki yaşayışı terk edip, halktan kopup, işi gücü terk edip, münzevi bir hayat yaşamak yoktur.

Bu yaşamdaki amacımız, senin egonu öldürmek değil, egonu özgürleştirmektir. – Bu da çile ile bağlantılı >bir konudur. Ego kötü birşey değildir. Egonun korkuların tutsağı olması kötüdür. Egomuz olmasaydı >ortada ruh gibi gezerdik. Egomuz bizim kimliğimizdir ve onu sevgi frekansına bağladığımızda >özgürlüğüne de kavuşacaktır. Egonun öldürüldüğü bir ortamda yaratıcılık da ölür. Bu yüzden kendisi >bize gereklidir. Doğru koşullar altında…

İnsanda iki türlü ego vardır. Biri alt ego, diğeri üst ego. Alt egoda bütünden kopukluk, bütüne karşıtlık, bunun sonucu olarak kin, kibir, haset vardır. Ancak kendini tanıyan kişinin egosu, hiç kimseyi kendisinden ayrı bilmez. Bu nedenle onda kin, kibir, haset gibi duygular barınamaz. Alt ego, aynı zamanda üst egonun düşmanı, onun yükselme yolunun en büyük engelidir. Bunun için nefsin ölümünden alt egonun etkisiz hale getirilmesi ve kişinin benliğine “benliksiz benliğin”, yani üst egonun hâkim olması kastedilir. Yoksa egosuzluk değil.

Kur’an ilmini taşıyabilecek kişiler, Rab tarafından seçilir, özel olarak hazırlanır ve 1000 yılda birkaç >defa olacak nadirlikte gönderilirler (sayfa 385)- Burada bahsedilen Kur’an ilmini temsil etme >yeteneğidir. Öncülük görevidir. Mümin tabi ki Kur’an felsefesini yaşayan kişidir. İfade bir yetkiden >bahsetmektedir.

Mümin yani birey, kur’an felsefesine kendi kafasına göre anlamlar yükleyemez. Yüklerse herşey >bugünkü gibi olur. “Ben müminim. İslam muhafazakarlıktır” der. Bu da bugünkü gibi bizi öz’den uzaklaştırır, İslam’ı gericilikle eşdeğer bir noktaya getirir. Mümin adaylarının İslam’a yön verme >yetkisi yoktur. Bu, Müslümanın özgürlüğünün bittiği yerdir. Kişi müminse, verilen yönde ilerlemekle >görevlidir. Kur’an’daki itaat kavramının altyapısı da aslında budur. İtaat kişiye pranga vurmak için >değildir, İtaat, ilim sahibi tarafından verilen bir yol tarifidir. İlim sahibi temel yönü verir. “Kuzeye git.” >der. Kişi kuzeyde istediği ülkeye, istediği şehre, istediği kasabaya gitmekte, istediği gibi bir evde >oturmakta özgürdür. “Güneye” gitmediği sürece hiçbir sorun yoktur. Güneyde onu bekleyen bir tehlike >vardır. İlim sahibinin kuzey-güney tercihleri çok derinlikli sebeplere dayanır. Tüm bu nedenleri A’dan >Z’ye anlatamaz çünkü karşı tarafın bu gerekçeleri A’dan Z’ye anlayabilmesi için aynı derecede derin >bir ilmin sahibi olması gerekir. Ama değildir… Kişiye ben senden daha çok şey biliyorum beni dinlemelisin demesi, bu cümlenin içinde çok sayıda “ben” kelimesi geçtiği için ilim sahibini rahatsız >eder. Bu nedenle Kur’an itaat mekanizmasını ortaya getirir. Kime itaat edileceği bir sezgi meselesidir. >Bunun için ilime ihtiyaç yoktur. Sezgi, gerçekten dinlenirse doğru kararı mutlaka verecektir.

İlim sahipleri konusunda söylediklerinize katılıyorum. 1000 yılda birkaç defa denince aradaki yüz yıllar boş kalıyor. Halbuki dünyanın Mutlak Müminden boş kaldığı bir an bile düşünülemez. Çünkü o, varlığın amacıdır. Bunun için ilim sahiplerinin her devirde yaşadığını söyledim. Tabii ki mümin aday adaylarını kastetmedim.
VÂKIA 79.Ona, arındırılmışlardan başkası dokunamaz.

Yeryüzünde yaşayan mutlak mümin yoktur. (sayfa 448)- Mutlak mümin olmak, tekamülün >tamamlanmasıdır. Artık öğrenecek hiç ama hiçbirşeyin kalmamasıdır. Tekamül mutlak anlamda >biterse, ömür de biter. Bu yüzden aramızda müminler vardır, ancak öğrenmeyen mutlak mümin >yoktur. Dona’nın dediği gibi onların yeri burası değil, “orası”dır. Nefes alıp veren her canlı, yeryüzünde >halen öğrenmesi gereken birşeyler olduğu için can taşımaktadır.

Tekamül tamamlandığında ömür bitmez, aksine yeniden diriliş başlar. Damla denize kavuştuğunda, damla olarak ölür, deniz olarak doğar.

TDGünü hakkında yazdığım birkaç şey kitabınızı çok beğendiğimi unutturmasın. Kitabınızın sadece adına bakarak sizi dinin dışına atanlara şunu söylemek istiyorum:
Güneş her zaman var ama görünüşe geldiği an doğdu diyoruz. Tanrı da her an, her yerdedir. Ama onu hakikatiyle idrak edenin gönülünde Tanrı o anda doğmuş demektir. Bu anlamda Tanrı her an doğmaktadır. Şehadetin anlamı işte bu doğma ve tanımadır.

yazar:
Yazdıklarınızı okuyucunca şunu gördüm. Siz beni ikna etmeye çalışmıyorsunuz.
Ben sizi ikna etmeye çalışmıyorum. Çünkü zaten özde aynı şeyi söylüyoruz.
Sadece zaman zaman kavramlarımız çakışıyor. Alt ego-üst ego gibi bir tanım benim
dağarcığımda yok mesela. Somut ve görülebilir birşey olmadığı için katmanlara ayırmıyorum.
Biraz deşsek orada da buluşacağımıza inanıyorum.

– Ben tasavvufla tarikatı ilişkilendirenlerden de değilim.
Ancak, şu var ikisi de kaçınılmaz olarak ortak bir kaynaktan beslenegeldiler.
Ne kadar istesek de Kur’an algısı ile tasavvuf çizgisini birbirinden ayıramayız.
Zaten mutasavvıfları, batılı filozoflardan ayıran en somut özellik tüm İslam düşünürlerinin Allah korkusuna sahip
insanlar olmalarıdır. Allah sevgisi, buna ek olarak gelmiştir. Bunun yerine değil.
Kur’an’daki korku düzlemi, dünyayı doyasıya yaşama konusunda hiçkimseyi yüreklendirmemiştir. Gerçek tasavvufun filizleneceği toprak,
Kur’an’daki sevgi düzlemidir. Bunu başarabilirsek bugünden sonra başaracağız. Modern İslam felsefesini ayaklandırarak.
Bırakalım insanlar, lezzeti açlıkta yada toklukta, nerede bulacaklarına kendileri karar versinler.
Özgürlük… Her nefis, nasıl arınacağına, hayatını nasıl değerlendireceğine, kendi hür iradesiyle karar versin. Her nefis, kendi ecza dolabını yaratsın.

– Laiklik konusunda yerden göğe kadar aynı fikirdeyiz. Amaçlarımdan biri budur. Modernist kesimi İslam’la barıştırmak nasıl hedefimse, laikliği
en katı görünen Müslümanlara sevdirmek de diğer hedefimdir. Laiklik, dindarlık kavramlarını takım forması olmaktan çıkaracağız. Dünya görüşlerine
takım tutar gibi yaklaştığımızda sizin de rahatsız olduğunuz o noktaya geliyoruz: Birileri tepemizde sürekli maç yapıyor… Ve bu turnuvada kaybeden
yazık ki Türkiyemiz oluyor.

– Bence insanoğlu ıssız bir adada da ahlaka ihtiyaç duyar. Orada yalnız değildir ki…
Hatta gerçek ahlak kendini asıl, ağzı var-dili yok’ların karşısında yani hayvanlar ve bitkiler karşısındaki tutumuyla belli edecektir.

Written by buRAKozDEMIR.com in: tanrı'nın doğum günlüğü |